Bir ev, aynı anda birçok şey olabilir, bir yuva, kaçılacak, bir cehennem, ya da o gün olduğu gibi sıradan. Güneşin dışarıdan evin içine nüfuz ettiği, rüzgarın perdeleri hafifçe dalgalandırdığı bir gündü gene. Kadın yatağında karın üstü yatmış, güneşin pencereden keskin bir açıyla, giren havadaki toz taneciklerini aydınlatıp yere düşen ışığına bakıyordu. Güneş yükseldikçe gölgeler silinecek, odanın içi yumuşak bir aydınlıkla dolacaktı. Güneş batmak için odanın diğer tarafına geçtiğinde, kadın sırtı güneşe dönük, gölgesi duvarda oturabilirdi, sonra başının etrafındaki kızıl hale solar, alaca karanlıkla birlikte, uçuşan böcekler artar, yarasalar uçar ancak o zaman ağustos böcekleri susardı. Kadın ışığın peşinde bir gün daha geçirebilirdi, ama hayır oğlan uyanırdı birazdan. Yoksa kim tutardı o minik elleri, dünyaya bahşettiği neşeyi kim içerdi. Domatesleri, biberleri kim sulayacaktı ayrıca, domateslerin yeşil sapları üzerindeki tüyleri kim okşayıp sonra parmaklarını koklayacaktı. Gerindi, doğruldu ve yatağın kenarına oturdu.
Kedi güneşin ışığını kuyruğunda taşıyarak odaya girdi, yatağın üstüne zıpladı, yumuşacık, gerindi. Kadının kolu ile beli arasındaki boşluktan başını, gözlerini kısarak soktu, kucağına sıyrıldı, sonra bir ses duydu, kulaklarını oynattı, yere sıçradı. Kadınsa dışarıda öten ağustos böceklerinin sesinden başka bir şey duymadı, oğlan uyuyor olmalıydı, koridorun taş zemininde şıpırdayan çıplak ayak seslerinin sesini duymamıştı henüz. Kedinin ayaklarına sürtünmesi ile irkildi, kedi ne zaman geri gelmişti. Yere basan çıplak ayaklarına baktı, taş zemin serindi henüz, ayak parmaklarını oynattı, bu soğuk his iyi geldi. Deniz… Bugün kumsala gitmeliydi, oğlanın plastik kovasını, küreklerini alır, kolluklar, güneş kremi, havlular, erken giderse ağacın altında gölge bir yer bulabilirdi belki. Oğlanı dinledi gene, ayak seslerinin tıpırtısı yoktu daha.
Ayağa kalktı soyundu, ışığın içinden geçti, aynada çıplak bedenine baktı, omuzları, yüzü güneş yanığıydı, bikini askısının beyaz çizgisi boynundan göğüslerine iniyordu, göğüslerinin ve kalçasının üçgen beyazlığına baktı. Keşke kış hiç gelmese bütün bedeni gene o solgun beyazlığına dönmeseydi. Yatağın yanındaki koltuğun üzerindeki giysi yığınından temizce bir tişört buldu, kokladı, bugün de giyebilirdi, bikinisin altının üstüne bir şort geçiriverdi. Kahvaltıyı hazırlamalıydı.
Oğlanın odasının kapısını araladı, çocuk üzerinde bir külotla, uyuyordu, beyaz pike örtüsü güneş yanığı bedenine dolanmıştı. Başucuna geldi, usulca yanağından öptü, oğlanın çocuk nefesini kokladı. Oğlan çocuğu dudaklarında muzip bir gülümseme ile kıpırdandı, kirpikleri dalgalandı. Birazdan uyanır, o bitmek bilmez, taze enerjisiyle tüm dünyayı içinde toplamak için koşmaya, oynamaya başlardı. Mutfağa yöneldi, kedi ayaklarına sürtündü, kedinin suyunu vermemiş miydi, hatırlayamadı, musluğu açtı kedi tezgaha sıçradı, akan suyu patilemeye çalıştı. Kadın başını kaldırdı, ışık gözlerini acıtacak kadar çoktu, ne kadar sıcak bir gündü, mutfağın kapısını açtı, kedi dışarı fırladı, koşarak otların arasında kayboldu.
Kadın, koridorda koşan çıplak küçük ayakların şıpırtısını duydu, sonunda oğlan uyanmıştı.
“Selim, uyandın mı canım, gel mutfaktayım,” diye seslendi. Ayakların tıpırtısını duydu ama oğlan gelmedi, koridora çıktı, odasına baktı, uyanmıştı işte, yatağında yoktu.
“Selim, neredesin!” diye seslendi, uzaklaşan küçük bir kıkırdama duydu, bir perde dalgalandı.
“Hadi ama acıkmadın mı, bak muzlu süt yapacağım, oyun mu oynuyorsun!”
Kadın mutfağa gitti, masanın üzerinde muzlu süt hazırdı, ne zaman hazırlamıştı muzlu sütü, bir kaşıkla sütün tadına baktı, süt buzdolabından yeni çıkmış gibi serindi. Bir dilim ekmeğin üzerine Nutella sürdü, buzdolabından bir yumurta çıkardı. Oğlan hala ortalıkta görünmüyordu. Kadın oturma odasına gitti, oyuncaklar yerdeydi. Merdivenlerden inen küçük ayakların sesini duydu, sesin peşinde hole çıktı , oğlan koşarak kaçtı, kadın göremedi, “Selim hadi ama, gel oğlum!” diye seslendi arkasından, oğlan gelmedi. Mutfağa geçti, kapının dışından gittikçe uzaklaşan sesi geliyordu oğlanın, kendi kendine bir şarkı mırıldanır gibi. Sesin peşine düştü, oğlanın uçarı şarkısı kadın yaklaştıkça hep başka bir köşeden geliyordu. “Selim hadi ama,” dedi, “daha denize gideceğiz birlikte!” Selim odalardan, kapılardan ele avuca sığmadan kaçmayı başardı.
Sonunda kadın mutfak kapısından dışarı bahçeye çıktı, bir tuzak hazırlayacaktı, başka yolu yoktu sanki. Büyük bir metal leğeni taşların üzerinde tangır tungur sürükledi. Bahçe hortumunu açtı, suyun leğene dolarken, sıçrayan pırıltılı damlacıklarına baktı, bu oğlanın saklanma oyununa bir son verirdi belki. Leğen suyla dolarken, bir perdenin kıpırdadığını gördü gene, küçük gözler ışıldadı. Leğen berrak bir suyla dolunca, musluğu kapadı, mutfağa girdi, masaya oturdu. Güneşin masada çizdiği sınırda parmak uçları ısınıncaya kadar sabırla bekledi sonra dışarı, bahçeye çıktı, küçük oğlan leğenin içerisine sırtı dönük oturmuş suyla oynuyordu. Su damlacıkları çıplak bedeninde parlıyordu, kadın oğlanın bedenine sarıldı, küçük çocuk kıkırdayarak güldü, parmağıyla kadının dudaklarına dokundu. Kadın yüzünü oğlanın ıslak yanağına dayadı, kocaman gülümsedi.