Füzelerimi fırlatıyorum, hepsi benden bir parça, bedenimden, etimden var ettim onları. Uzayın pürüzsüz karanlığında, ışıklı çığlıklar çizerek nasıl da güçlü bir radyoaktif cümbüşle patlayacaklar düşmanımın üzerinde. Düşmanın parçacık silahı bir an için sancak yanımı kör ediyor, bedenimin üzerindeki algılayıcı birimler, sancak tarafıma doğru genişlerken, ben de sağa dönüyorum. Düşman üzerime parazit dronlarını salmış, dronları yakalayıp, parçalıyorum, temel maddelerine ayırıp bedenime eklemliyorum, magnezyum, bakır ve karbon tadı alıyorum. Düşmanımın hatları geriliyor, biliyorum, seviniyorum, ben bir savaş gemisiyim.
Öyle yalnızım ve uzun zamandır savaşıyorum ki, belki de baştan anlatmam gerekli, en baştan değil tabi, sonuçta insan bedenimi terk edeli kırk yıl on iki gün sekiz saat iki saniye geçmiş.
Başlangıçta, ışığın önünde çırılçıplak hiç utanmadan ayakta durduğumda, düşmanlarımızı yeneceğimizi biliyordum. Hatlarımız sürekli geriliyordu, filomuzdan emrimde yalnızca dört gemi kalmıştı ve kaçıyorduk. Dört gemi Jüpiter’in yüzeyine dalmış ancak gezegenin çekim kuvveti etkisiyle oluşan merkezkaç kuvveti ile suyun üzerinden seken taşlar gibi hızla Dünya’ya doğru fırlamış yoldayken, Jüpiter’in ayı Callisto arkasına saklanmış bir düşman izci gemisini zorla yok edebilmiştik. Ama ben o gün gene de düşmanımızı yeneceğimizi biliyordum çünkü o kadar korkulası biri olmuştum ki artık çevremdekileri insan olarak görmüyordum bile. Çıplak bedenimden utanmıyor olmamın nedeni de buydu, zira utanç için başkasının bakışı gereklidir. Bir mızrak başıydım ben, bir bıçağın keskin yanı.
Teknisyenler bedenime manyetik liflerden örülmüş tülümsü sanal ortam giysisini giydirirlerken, kısa bir süre için de olsa Stuart’ın bana hayranlıkla baktığını gördüm gene de, beni hayal ettiğini, arzuladığını bildiğim küçük bir an. Bana yaklaştı, beynimi bir örümcek ağı gibi saran implantımın sol taraf şakağımdaki bağlantı noktasına Koza’yı bağlamak için usulca dokunduğunu anımsıyorum. Koza ona bu ismi vermiştik, uzayda başıboş sürüklenen bir tapınak gemisinde bulmuştuk onu. Rahip mürettebat çoktan ölmüş, bedenleri son bir çığlık anında donmuş kalmış, ağırlıksız, geminin iç mekanlarında sessiz bir dansta dönmekteydi. Düşmanın teknolojisini siyah küp şeklinde bir kuantum bilgisayara yüklemeyi başarmışlardı, ama bu hayatlarına mal olmuştu.
Koza, ışığı soğuran kara bir kutu, kamaranın arka tarafında duruyordu şimdi, Koza’dan çıkan optik kablolardan biri implantıma bağlanacaktı diğeri de önümde duran sanal gerçeklik havuzuna bağlıydı. İçinde yoğun manyetik tuz çözeltisi olan havuza sağ ayağımı soktuğumda, çözelti ılık yumuşak bir kavrayışla ayağımı tuttu. Algılarım küntleşti, şakağımda bir karıncalanma hissettim, Stuart’ın eliyle tamam işareti yaptığını gördüm, bir şeyler de söylüyordu ama duyamadım, kendimi havuzun içerisine bıraktığımda önce bir karanlığa düştüm.
Algılarım sanal gerçekliğe açılınca bir yolda olduğumu gördüm, gökyüzü kırmızıydı. Yol büyük kaldırım taşları gibi sıralanmış, birbirlerine dikilmiş insan bedenlerinden oluşuyordu, sırtları dönüktü, yüzleri yere yapışık, çarpılmış ağızlarını görüyordum, sırtlar yara içinde ve kaygandı, demirin kokusunu bilir misiniz, kan kokuyordu. Ben kürek kemiklerinin arasına basıp adım attıkça zavallı boyunlarını döndürüp bana bakmaya çalıştıklarında gözlerinin akını görüyordum. Her adımımda, “Öldür, beni, lütfen öldür, bizi öldür!” diye inlediklerini hatırlıyorum. Bazılarının ağzında yalnızca köpüklü bir hırıltı, ölemeyecek kadar. Ayaklarım kaydı, düştüm, emekleyerek ellerim kan içinde, ayağa kalkıp yürüdüm.
Yolun sonunda siyah küp şekilli taştan bir bina vardı, binanın yüksek pencerelerinde kırmızı bir ışık alevleniyordu. Muhafızları yoktu binanın, yahut onlar için görünmezdim onlar da benim için. Binanın kapısı o kadar ağırdı ki, ne kadar zorlasam da açamadım önce, ayaklarım kaydı, düştüm gene, kapıyı açamazsam ben de mi bu yolun bir parçası olacaktım, bedenimle sırtımla yüklendim, ayağa kalktım, çıplak bedenimle yaslandım kapıya, memelerimi, karnımı bastırdım, bir aralık, kırmızı bir ışık çizgisi göründü. İşte o an tüm gücümle yüklendim, bir mızrak başı olacağımı biliyordum.
Kapıyı açtığımda, binanın ortasında çok basamaklı yükseltinin üzerinde zebaninin tahtını gördüm, taht boştu, o bile terketmişti bu insanları. Her biri dizlerime kadar yüksek olan basamakları tırmandım, karşı duvarda, daha önce görmediğim bir alfabede yazılmış bir yazıt vardı, zebaninin soğuk ve yapışkan tahtına oturunca, yazıyı okuyabildim, işte o zaman öğrendim. Hayal ettim ve ateş fırtınası yağdırdım gökten, ellerimi uzattım, tavana uzandım, bedenim büyüdü devleştim. Kırmızı gökyüzünün üstüne çıktım, kara kargalar dönüyordu, yanan ölü bedenlerin üzerinde. Uzağa daha uzağa bakmak istedim o zaman geminin bilgisayar sistemlerine girdim.
Koza’nın bilgisi ile maddeye istediğim şekili verebiliyordum artık, geminin üç-boyutlu yazıcılarında öğrendiğim gibi nano-botlar bastım, önce geminin silah sistemlerini iyileştirdim, sonra itki motorlarını yeniledim, geminin algıları bana açıldı, kozmik ışınların bedenimi yalamasını hissettim. Fakat nano-botların kontrolünü kaybettim, kendi iradeleri varmışcasına gemideki tüm canlı veya cansız maddeyi geminin daha hızlı, daha güçlü olması için işlemeye başladılar. Her yeri kanser hücreleri gibi sardılar, yaşam destek birimlerini silahlara, solunacak oksijeni yakıta, mürettebatın bedenlerini karbonlarına, demirine ayırdılar. Öldük ve ölünce nasıl toprak olacaksak öyle geminin gövdesine karıştık.
Bana gelince, hâla bu siyah binadaki taht odasında oturup milyon gözlerimle yıldızlara bakıyorum, onların sesini dinliyorum, gün geçtikçe daha çok benzediğim düşmanımı etimden parçalarla vuruyorum, biliyorum ki geriliyorlar, çünkü artık ben alevden bir kılıcım.