Dövüş Kulübü

Televizyonlu odada pencereden dışarı bakıyorduk, annem bu gün de sokağa çıkmamızı yasaklamıştı, hep onun yüzünden. Oysa bunu hiç dert etmeden, gizlice içtiği sigaradan derin nefesler alıyor, araladığı pencereden dışarıya doğru üflüyordu, sanki annem sigara içtiğini anlamayacak. Bir yandan da mırıl mırıl bir şarkı söylüyor kendi kendine, sakin yerinde duramaz hiç. Birden heyecanlandı, pencereyi tam açtı, içtiği sigarayı pencerenin pervazına bastırarak söndürdü, sigaranın izmaritini parmağının bir fiskesi ile aşağıda tavukların yemlendiği bahçeye yolladı. Pencereden dışarıya beline kadar sarktı, engel olmasam neredeyse aşağı düşecek. Ben de gördüm Leyla’nın geldiğini ne var bunda bu kadar heyecanlanacak, ama o çocuk gibi, kendine hakim olma sorunu var. Aklına ne gelirse söyler, hiç düşünmez bu laf nereye varacak diye, ben ne diyeceğini sezerim önceden de sustururum onu yoksa açık öğretime bile giremezdik.

“Ne oluyorsun, niye heyecanlandın bu kadar?” aslında biliyordum neye heyecanlandığını, her şeyi görürüm çünkü ben, o ise görünmez olanı görür, beni eğlendirir.

“Görmüyor musun, Pısırık. Leyla geliyor, bak.” Bana böyle seslenir Pısırık diye, olsun sakıncası yok bana göre.

“Ne var geliyorsa, insan sokakta da yürüyemez mi, yani!”

“Şu endama baksana, bu kadar da güzel olunur mu, başını saran şu ışık haresine bak, şu Emrah kuluna hiç acımaz mısın yarabbim!”

“Evet güzel kız,” diye onayladım, ışık halesini görmek için gözlerimi kıstım, akşam güneşi Leyla’nın başının arkasından vuruyordu sahiden, “ama bizden hep kaçıyor,”

“Hep senin pısırıklığın yüzünden,” deyip, ellerini kuş gibi sallayarak seslendi, “Hey Leyla, nasılsın, Leyla, hey! N’aber!”

Leyla ise başını şöyle bir kaldırdı, sonra montunun kapüşonunu başına geçirip hızlı adımlarla arkasına bile bakmadan adımlarını hızlandırdı.

“Bak! Gene kaçırdın kızı, gördün mü, senin bu atak taktiklerin bir işe yaramıyor, kibar ve centilmen olmalıyız, filmlerdekiler gibi,” dedim.

“Centilmenmiş, geçen gün bakkalda rastlaşınca sen nasıl, ’Günaydın, Leyla!’ dedin ağzını büzerek, gene de kaçtı kız,”

“Beni taklit etme, bak,”

“Ne yaparsın, pısırık,” dedi ı harfini uzatarak. Koltuk minderinin altına sakladığı paketten bir sigara daha çekti, havaya fırlatıp ağzıyla yakalamaya çalıştı, beceremedi tabi. Yere düşürdüğü sigarayı aldı yakıp pencere önündeki yerine geçti gene. “Biliyor musun, dünya ne büyük, şu İstanbul’u sığdırıyor içine,” bir nefes daha çekti, “bak moruk bir gün ne yapalım biliyor musun?”

“Ne yapalım?” dedim, dedim ama söyleyeceğinin Boğaz Vapurları ile ilgili olacağını biliyordum, ben ne düşündüğünü sezerim onun, dinlese o da benim düşüncelerimi duyabilir belki, ama onun dikkati dağınık, dedim ya aklı hep havada.

“Bir gün elimize bir vapur tarifesi alalım, ama öyle bir hedef koyalım ki kendimize, her bir sefer yapan vapura binmek üzere, Anadoluhisarı’ndan başlayıp, Haliç hattında bitirmecesine,”

“Vallahi güzel olur, adalara vakit yetmez, Akbil’i iyi doldurmak gerek, belki bir kitap da alırız yanımıza,” dedim.

“Sen al kitabı, ben okumam, okuyorsun da ne oluyor, sanki kızlar sana bakıyor, sen cukkadan haber ver,”

“Okul hele bir bitsin, büyük planlarım var,”

“Planları varmış, biliyorum ben onları, senden bir cacık olmaz, sen bu kiracılara şükret, boş ver bak kira paralarını toplayalım, hepsini ezelim sonra.”

“Annem izin vermez ki,” dedim, sigarasını uzanan külüyle odanın içerisine doğru döndü,

“Boş ver annemi,” derken sigarasının ucunda uzamış sallanan külünü halıya düşürdü.

“Dağınıksın oğlum sen pasaklısın, pişmiş kelle gibi sırıtma da düşürdüğün külü temizle.”

Gazetenin ekinden bir kâğıt parçası yırttım, külü parmağımın küçük dokunuşları ile üzerine yuvarladım, kağıdın üzerindeki külü pencereden dışarı üfledim, halının üzerindeki kül izini de elimle hafifçe silkeledim.

“Bak!” dedim, “hiç iz kaldı mı?”

“Kalmadı,” dedim. Bazen anneme acımasam, ona göz kulak olmaktan vaz geçeceğim, salıvereceğim ne yaparsa yapsın. Ben olmasam ama neler gelir başına bu ataklıkla kendini bile öldürtür. Şimdi herkesin arabasında bir levyesi, bir tabancası olmasa bile en azından tornavidası var. Geçen ay dolmuş şoförü istediği yerde durmadı diye, nasıl da bağırdı küfretti, dolmuş şoförü zaten bütün gün İstanbul trafiğinde direksiyon sallamaktan delirmiş, üstümüze yürüdü, ben araya girip özür dilemesem, bir tek gözümüzün morarması ile atlatamayacaktık, az daha.

Televizyonun önündeki kanepeye bir hopladı, kanepenin eski yayları, gıcırdadı. Kumanda koltuğun altına sıkıştı, neredeyse kırılacaktı.

“Dikkat etsene, kumandayı kıracaksın,” dedim.

“Fena mı olur? Kadıköy’e inmeye bahanemiz olur, gider belki bira bile içeriz,”

“Kiminle içeriz?”

“Beraber içeriz, işte biz, beraber,” dedi, durgunlaştı biraz. Biliyorum o da için için yalnızlıktan çekiyor benim gibi, işi şaklabanlığa vurması hep yalnızlığını unutmak için.

Kumandanın düğmesine bastı televizyon açıldı, “Bak,” dedi, “bir şey olmamış,”.

“İyi bari, versene bana kumandayı, şu seyrettiğim dizinin yeni bölümü çıkmış ona bakacağım,” dedim.

“Ben sevmiyorum o diziyi, benim dizi varmış Netflixde,”

“Ben de onu sevmiyorum,” dedim “versene şu kumandayı,”

“Hayır, vermiyorum işte,”

Elindeki kumandaya uzandım, o da benim kadar güçlü, aynı benim boyumda, yalnız o bazen daha yakışıklı benden, ben daha akıllıyım ama daha usluyum, dersleri, görevleri, yapan hep benim, bakkala gidip ekmek alan, çöpü döken.

“Benim de hakkım televizyon seyretmek,” dedim elindeki kumandaya asıldım, sıkı sıkıya yapıştı kumandaya, ben kumandayı almaya çalıştıkça, kıkırdayarak direndi, sonra aniden bırakınca, birden serbest kalan kumanda burnuma çarptı, bir küfür savurdum, sustu. Burnum sızlıyordu, sonra burnumdan ılık ılık kanın aktığını hissettim, yere damlamasın diye burnumu sıktım, banyoya gittim, yüzümü, burnumu yıkadım. Bir kâğıt peçeteyi topak yaptım, burun deliğime tıktım. Sustu beni seyretti, televizyonlu odaya geri döndük. Kumandayı elime aldım, bu, kanepenin köşesinde süklüm püklüm oturdu, neredeyse saydamlaşıp havaya karışacak. Dizinin beklediğim bölümünü açtım, seyretmeye başladım ki, annem işten geldi. Bana seslendi “Emrah ne yapıyorsun, ben geldim oğlum,”

“Hiç” dedim, “televizyon seyrediyorum,”

Annem her zaman yaptığı gibi önce mutfağa gitti, şimdi beni görecek ne diyeceğim ona diye düşündüm.

Annem kapıdan göründü, beni görünce.

“Emrah ne yaptın, oğlum gene mi kendine zarar verdin, burnun mu kanadı, ilacını da içmemişsin bu gün,” odaya girdi, havayı kokladı, “sigara da içmişsin bak,” yanıma oturdu başımı okşadı, “ne oldu, nasıl kanadı burnun, ciddi bir şey yoktur inşallah , kavga falan etmedin di mi?”

“Hayır anne, bir şey yok merak etme,” dedim, “kumanda, koltuğun altına sıkışmış, oradan çıkarmaya çalışırken aniden kurtuldu, burnuma çarptı,” dedim.

Ocak 2022