“Uyandığında ne görürsen gör, ona gerçek aşkla tutul. Aşkından eri, sarar, sol… Artık kedi mi olur, ayı mı yoksa sert kıllı bir domuz mu bilmem. Uyandığın zaman canımın cananı, iğrençlerin en iğrenci, korkunçların en korkuncu görünsün gözüne.”
Shakespeare – Bir Yaz Gecesi Rüyası
Tanrıların tanrısı Zeus, Olimpos dağının karlı doruğundaki sarayındaki, biz ölümlülerin bir ömür boyunca katedemeyeceği kadar uzun ve içinden elbette ki bir nehir geçen, ağaçların sütunlar gibi yükselip kemerlendiği bir koridordan hışımla, salona girdi. Kanatları, geniş tavan penceresinden giren güneş ışığının cömert hüzmelerini ışıl ışıl yansıtan kelebekleri elinin bir hareketiyle dağıttı. Bu da saraydaki sayısız salondan bir tanesiydi ancak dağın yamacında uzanan Dion Ovasını ve çok uzağında çırpınan mavi köpüklü Ege Denizi’ni kolayca görmek mümkündü buradan. Nereye bakmak isterse orayı gösteren elmas camlı penceresinin önündeki koltuğuna çöktü, buluttan kaşları çatılmıştı, sakalından bir bukleyi parmağına doladı, düşünceler içerisinde çevirmeye başladı.
Anneleri Rea, kardeşlerini yiyen babası Kronos’u yensin diye Zeus’u yetiştirmişti. O da on yıl süren Dünya’nın kabuğunu çatlatıp Tartarus’un lav ırmaklarını yeryüzüne akıtan bir savaşta babası ve diğer Titanları yenmemiş miydi. Babaları Kronos’u sonsuza dek zamanın bekçiliğini yapmaya o mahkum etmemiş miydi.
Zeus son zamanlarda kendi kendine konuşma huyu edinmişti, iç geçirdi.
“Ben bu dünyanın efendisi değil miyim? Bir yeşil otun sapında sallanan uğur böceğinin kın kanadındaki benekler benim değil mi? Ya da denizin dibinde yüzen bir balığın mavi soluğu? Öyleyse neden bu insanlar bana eskisi kadar saygı göstermiyor? Belki de Pantheon tanrılar, yarı-tanrılar, başka kutsal varlıklarla doldu taştı, çok mu kalabalık olduk acaba?”
Zeus’un ağzından her çıkanı altın bir tüy kalemle saydam bir parşömene aktaran peri, harıl harıl yazmaya girişti bunları. Zeus bir ateş böceğini andıran periyi elinin bir hareketiyle durdurdu.
“Dur yazma, eğer sözlerimin bir büyüsü yoksa, kayıt altına alınmasalar da olur?” dedi ayağa kalktı.
“Kelimelerin sihri, sahi ya! Tez epik şiir perisi Kalliope’yi çağırın huzuruma, bana şiirin dilini öğretmesinin zamanı geldi, yıldırımlara hükmeden ben sözcüklere de hükmedebilmeliyim ki, sesim binlerce yıl sonra da yankılansın.”
“Affınıza sığınarak, izin verirseniz, yüce Zeus, ben her sözünüzü, siz üzerine gizli damgası basmazsanız elbette, Mitoloji Bakanlığına iletiyorum, orada görevli ölümlü ozan memurlar, ağzınızdan çıkan her şeyi insanların anlayabileceği edebi bir dile çevirip mermer yazıtlara, parşömenlere aktarıyorlar zaten.” dedi ateşböceği kılıklı yazman peri bir deniz feneri gibi yanıp sönerek.
“Ah! Kızdırma beni, onlar kıskanç karım Hera’nın neler karıştırdığını, kuruntulu ve bedbin Hades’in aşk acısına düşüp, Demeter’i nasıl üzdüğünü doğru düzgün yazabilseler yeter. O çıkarttıkları gazete paçavrasında dedikodu muhabirlerinin artık benim aşk hayatımla ilgili yazmalarını da yasaklayacağım fakat Hermes bana insanların en çok buna ilgi gösterdiğini söyledi, yeni bir şey icat etmişler, reytinglerim arttıyormuş, hadi kısa kes. Bana Kalliope’yi çağırın.”
“Elbette yüce Zeus,” dedi peri ve koltuğun yanında, ön ayaklarından birini zarifçe kaldırmış ileriye bakan geyik heykeline doğru kaşlarını kaldırdı, heykel kıpırdamayınca eliyle hadi işareti yaptı. Zeus’un sabrının taşmasına ramak kalmıştı ki heykel canlandı ve dile geldi, “Şimdi gidiyorum, Yüce Zeus,” dedi ve altından gövdesiyle gerilip öyle bir sıçradı ki neredeyse salonun yarı mesafesini havada kat etti, yere usulca şaşmaz bir zerafetle konuverdi. Toynak sesleri koridorda uzaklaşırken Zeus içinden yıldırımlar geçen bakışlarını, Olimpos dağının yamacındaki nehirde yıkanan genç kızlara yöneltmişti.
Bütün alemin güzellikte kendine güvenen kızları bu dağın doruklarından inip ovaya yayılan akarsularda yıkanırlardı. Hikâyeye göre bu nehirlerde yıkanan genç kızlar sağlıklı, doğurgan ve mutlu bir yaşama kavuşurlardı. Herkes aslında bu genç kızların Zeus’un ilgisini çekip belki de birlikte olmak amacıyla bu soğuk sularda uzun saçlarını savurup oynaşarak yıkandıklarını bilirdi.
Zeus’un penceresinin camına şimdi selvi boylu, yanakları al al, gülümsemesiyle gözlerindeki endişeyi ustalıkla saklayan bir genç kızın sureti yansıyordu. Zeus binlerce yıllık ömrüne rağmen bir gün bile yaşlı gözükmüyordu ancak bu genç kızın gülüşündeki tarif edemediği tazeliğe vuruldu birden. Bu kız farklıydı, onun kalbini kazanmalıydı. Karşısına kendi suretiyle tanrı Zeus olarak çıksa, kızcağızın ona hiç de karşı duramayacağını biliyordu, fakat o zaman kızın sevgisine de sahip olabilir miydi, bundan şüpheliydi işte. Genç bir delikanlı kılığına girip gene bu masum güzeller güzelini kendine aşık edebilirdi ama hayır o bu defa yalnızca kendisi olduğu için sevilmeliydi. İyi ki Kaliope’yi çağırmıştı, sözcüklerin büyüsü işine yarayacaktı işte.
Her şeyi işiten kulakları kapıdan telaşla nefes nefese kalmış Komedya ve Tragedya Bakanının girdiğini duydu, perinin tombul yanakları al aldı. Zeus’un karşısına gelince, diz çökerek yuvarlak gövdesinden beklenmeyecek bir esneklikle selam verdi, başındaki bir gülen bir de ağlayan mask işlenmiş elmas taşlarla süslü tacı eliyle düzelterek doğruldu.
“Yüce Zeus! Kaliope’yi çağırdığınızı duyunca koşarak geldim,” dedi nefes nefese.
“Görüyorum, Kaliope neden yanında değil?”
“Yüce Zeus, Kaliope, ‘Komedya ve tragedya’nın geleceği postmodernizmin zamanı gelmedi mi? Poetikanın sorunsalı.’ konulu bir sempozyum düzenliyor, fakat dilerseniz çağırabilirim elbet.”
“Sen Komedya ve Tragedya Bakanı değil misin? Nasıl böyle bir saçmalığa izin verirsin? Ne olacaksın sen o zaman Postzamazingo Bakanı mı? Bunca işimin arasında her konuyu ben mi üstleneyim yani!”
“Hayır, hayır! Felsefi bir tartışma düzeyinde bir sempozyum yalnızca, elbette bakanlığımız daha binlerce yıl ayakta kalacaktır. Siz yüce Zeus demiştiniz, ilerlemenin önünü tıkamayın,” derken peri bakan bakışlarını daha fazla Zeus’un yıldırım çakan çehresinde tutamadı yere bakmak zorunda kaldı.
“Evet bütün bunlar, o alçak Prometheus’un insanlara ateşi vermesinden sonra oldu, biliyorsun o da cezasını çekiyor.”
Cesaretini biraz olsun toplamış görünen peri bakan, “Yüce Zeus, diyecektim ki Kaliope bu aralar fazla teorik düşünüyor, yazdığı şiirleri anlamak dahi güç ancak aşk şiirleri perisi Erato da dilediğiniz gibi size sözcüklerin sihrini öğretebilir. Ben zaten kendisine haber vermiştim, onayınız olursa hemen gelmeye hazır.” dedi sözcüklerinin vurgusunu özenle seçerek.
“Pekâlâ, gelsin bakalım Erato,” der demez Zeus, salonun kapısında kırmızı tabanlı topuklu ayakkabılarıyla, pembe tül giysisinin arkasında uzanan duvağı yaylarını omuzlarına asmış onlarca minik Eros meleğinin taşıdığı Erato içeri girdi.
“Ey Zeus,” dedi, “Seni yıldızlara benzetiyorum onlar kadar etkileyici, çekici ve güzelsin ama aranızda tek fark var onlar milyonlarca sen birtanesin..1”
“Ah! Erato, her zamanki gibi ne kadar da güzelsin. Ben tanrılar tanrısı Zeus olsam da arada böyle gururumun okşanması hoşuma gider.” dedi Zeus, Erato’nun zarif bir hareketle uzattığı elini kavradı ve dudaklarına götürdü.
“Size yardımcı olmak benim için bir zevktir,” dedi Erato kıkırdayarak, biçimli tanrısal minik burnunu küçük pembe bir ponponla pudralarken.
Zeus elini Erato’nun beline doladı, Erato’yu pencereye doğru çekti, eliyle dağın yamacındaki köy doğrultusunda bir yay çizdi. “Görüyorsun, artık bu insanlar biz kutsal varlıkları eskisi kadar önemsemiyorlar. Onların kalbine gidecek büyülü sözler bulmalıyız, onları kendimize aşık etmeliyiz.”
“Elbette yüce Zeus, bize şiirin büyüsü gerekli,”
Erato, parmak uçlarıyla Zeus’un ensesine dokundu, “sana öğretebilirim.” dedi muzipçe.
Zeus gülümsedi, ”Mesela şu genç kız,” dedi parmağıyla demin baktığı genç kızı göstererek.
Erato zümrüt gibi ışıldayan gözlerini kıstı, “Evet iyi bir denek olabilir, ne olsa ölümlü,” dedi belli belirsiz ağzını büzerek. Yüzünü Zeus’un dudaklarına iyice yaklaştırdı, “Söyledim ya, sana öğretebilirim,” dedi.
“Öğretebilirsin tabii ki,” dedi Zeus, Erato’ya sarıldı, eros melekleri Erato’nun yakut örümceklerin ördüğü giysisini bir çırpıda çekip çıkardılar. Zeus, Erato’yu kucakladı, ayakları yerden kesildi, yükseldiler Zeus süzülerek Erato’yu yatak odasına taşıdı. Erato, Zeus’un tanrısal biçimli gövdesini bacakları arasına alarak dizleri üzerine çöktü, elleriyle kadim bir dilin dağarcığından sözcükler çizdi havaya, eğildi ve sözcükleri Zeus’un göğsüne doğru üfledi. Zeus’un aklı Erato’nun nefesinin yakınlığından karışmıştı.
Erato Zeus’un elini tuttu, hafifçe kaldırdı. “Şimdi avucuna doğru istediklerini söyle, sözlerin avucunda toplandığında şiirin büyüsünü kazanacak sonra kime duyurmak istiyorsan ona doğru üfleyebilirsin.”
Zeus avucunu açtı ve içine doğru konuştu, mırıldanır gibi, gözlerini kapadı ve sonra genç kızın yönüne doğru üfledi fakat dikkati Erato’nun gözlerine takılmıştı. Zeus’un sözcükleri Olimposun zirvesinde koptular, bir kuşun kanadına değdiler. Bir süre boyunca birbirine dolaşıp taklalar attılar sonra açılıp süzüldüler gene, ovaya indiler, dikenli bir çalının küçük bir patikaya doğru uzanan sivri bir dalına takılıp kaldılar.
Bir flütün neşeli ezgileri duyuldu önce, patikanın başında kıvrımlı keçi boynuzları göründü sonra. Baharın gelişini kutlayan Pan ilerliyordu patikadan yukarıya doğru. Bir yandan flütünü çalıyor bir yandan da dans ediyordu. Yürüdükçe doğa daha bir uyanıyor, bitkiler öz sularıyla şişip gerginleşen yapraklarını Güneşin besleyici ışınlarına doğru yöneltiyordu. Dünya aydınlık bir ışıkla yıkanıyor, nesneler ışığa doymuş parıldıyordu. Keçi toynaklarını bastığı yerde, kış uykusundan uyanan böcekler toprağın altından çıkıyor, toprak parçacıklarından silkinip sürünmeye, sıçramaya, uçmaya duruyorladı. Tatlı bir esintinin sırtına binmiş uçuşan çiçek tozları zaman zaman bir araya gelip sihirli bir serap gibi parıldıyordu. Tarla fareleri yuvalarından başlarını çıkarıp havayı kokluyor, alıcı kuşlar onları gözlüyordu. Çalının dalına takılı oynaşan sözcük yumağı genleşip daralarak, türlü renkte harelenen ince saydam bir flama gibi dalgalanmaktaydı.
Pan kaderin ön görülemez bir devresinde genç kızın geçmesi gereken yere adımını attı, sihirli sözcükler keçi ayaklarının tüylerine takıldı. Pan sözcükleri makarasından boşalan bir ip parçası gibi peşi sıra sürükledi, sözcükler bir ahtapot bacağı gibi kıvrıldılar, Pan’ın ayağına dolandılar. Pan bir değişiklik hissetmedi önce, kıvrımlı boynuzlarından keçi toynaklarına kadar baharın coşkusuyla yüklüydü zira. Neden sonra bir an durdu kaldı Pan, yarı hayvansı aklında renkli ve neşeli gölgeler halinde dolaşan kavramlar dile geliyor, ayrıntıları netleşiyordu.
İlk kez görüyormuşçasına gülhatmilerin kırmızı-mor tülümsü taç yapraklarını kokladı, bir kayanın çatlağından fışkırmış küçük mor benekçikler, unutma beni çiçeklerini parmaklarıyla okşarcasına tarazladı. Servi ağaçları, pırnal meşeleri, ısırgan otları, toprağın içerisinde cesur demir, soylu bakır, kırılan gümüş dağları andıran magnezyum ve kolayca şekle giren potasyum hepsini tanıyordu.
Avucuna bir çekirge sıçradı, yeşil bir kürenin içinde iğne deliği gözleriyle Pan’a baktı sanki bakışında bilgece bir şeyler saklıydı. Bir çıtırtı duyuldu çekirge zıpladı, Pan keçi kulaklarını oynattı. Ayağı bir taşa takılınca geciken genç kız patikanın başında belirmişti. Pan’ın içerisinden genç kıza karşı karşı konulamaz bir sevgi aktı, ürpertiyle kulakları titredi, gülümsedi.
Pan’ı gören kızın yüzü mutlulukla ışıldadı. Keçi boynuzları, tüylü bacakları güneşte bronzlaşmış biçimli göğüs ve kolları, orantılı yüz hatlarıyla muhteşem bir yaratıktı bu. Yüzünde sevgi dolu olduğu belli bir gülümsemeyle kıza bakıyordu. Başka bir zaman olsa böyle bir orman cinini üstelik böyle ortalık bir yerde, güpegündüz görse korkudan dona kalırdı.
“Merhaba, güzel kız, bana adını bahşeder misin?” dedi Pan.
“Elbette, benim adım Leda.”
“Sevgili Leda, Pan derler bana da. Bir endişe seziyorum kalbinde, nedir söyle,”
“Kral babam, kardeşlerimi de alıp savaş için sefere çıkacak, bunun için korkuyorum, belki yüce Zeus’un bir yardımı olurdu,” dedi Leda, bu orman cinine birden içini dökmesine kendisi de şaşırarak.
“Zeus mu, bırak o bencili bir kenara. Sen hayat dolusun, babana ne olursa olsun sen güçlü kalacaksın, izin ver ellerini tutayım,”
Leda, Pan’ın ellerini tutunca içi aydınlandı. Anladı ki; evren zamanı taşıyan Kronos’un dümen suyunda geleceği, geçmişe iliştirerek durmaksızın ilerliyordu. Yarın bir beklentiydi yalnızca, insan ancak geleceğin geçmişle buluştuğu anda var olabiliyordu.
Leda’nın kaygı dolu tasarıları, anın gerçeğiyle çarpışıp çelişkili bir geçmişe dönüşüyordu. Anı, sağduyuyla ve yaşamın garipliğine karşı duyduğu canlı bir merakla karşılayabilirse çelişkilerinden kurtulabileceğini düşündü. Kollarını havaya kaldırdı, yaşamı tuhaf ve korkunç güzel görüyordu.
“Ne oldu bana, içimden haykırmak geliyor,” dedi, önce küçük adımlar attı, koşmaya başladı hemen sonra.
Pan ardı sıra izledi, ayaklarının altında baharı ve toprağın yağmur sonrası çıkardığı taze kokuyu duyarak koşuyorlardı. Dünya çevrelerinde mavi ve yeşil dönen bir atlıkarıncaydı. Leda beyaz ve güzel baldırlarının kuvvetinden, nefes aldığında ciğerlerine dolan havayı hissetmekten, kalbinin atışıyla dolan damarlarından kaynaklanan bir güçle dolmuştu.
Sarayında tanrısal işitme gücüyle Leda’nın kahkahalarını duyan Zeus, Erato’nun kollarından sıyrıldı, penceresinden dağın yamacındaki ormana baktı. Demin gördüğü genç kız Pan denen orman ciniyle koşturuyor, birbirlerine sevgiyle bakıyorlardı.
“Erato!” diye kükredi Zeus, “Nasıl bir sihirmiş böyle, şunları görmüyor musun?”
“Bu da ne, ulu Mireler2! Beni taş edesin ki ben bir hile yapmadım, Yüce Zeus,” dedi Erato diz çökerken. Zeus, Erato’yu elinin tersiyle yolundan itti.
Zeus’un çattığı beyaz buluttan kaşları griye döndüler, gözlerinin içinde korkunç bir fırtına koptu, aynı anda buz soğuğu bir yel Olimpos dağının doruklarından ovalara indi. Ağaçların binlerce dalı, yaprağı titredi, bulutlar kabardılar, kara bir burgaç gibi döndüler, gün ışığını kapattılar, bir karanlık çöktü ovaya. Nehirleri çamurlu sularla köpürterek önüne çıkanı yıkıp geçecek bir yağmur indi gökten. Yıldırımlar çaktı, şimşekler gürledi. Bu dehşetli uğultunun gözünde Pan ve yanında sıkı sıkı tuttuğu Leda vardı.
Zeus, ovaya şimşekler yağdırıyordu. Mahlukat ve insanlar bu aniden bastıran fırtınaya karşı korunaklı bir yer arayışındaydı. Zeus, Pan’a doğru tam bir şimşek fırlatmıştı ki Pan sözcüklerin gücüyle topraktan bakırı çıkardı ve metalden bir mızrak yaptı, yanıbaşında toprağa sapladı. Zeus’un yıldırımı bakır mızrağa çarpıp toprağa karıştı, Pan etkilenmemişti bile. Zeus hışımla sarayından çıktı, ovaya inmek için buluttan arabasına binmeden önce son gördüğü Pan’ın gülen keçi sakallı suratı oldu.