Sabah erken uyandım, oda soğuk, yorganı boynuma kadar çekiyorum. Yanımda abim yatıyor, sırtı bana dönük, benim gibi üç numaraya vurulmuş başını görüyorum, derin derin nefes aldıkça omuzları oynuyor. Yattığım yerde geriniyorum, üşümüşüm, çişim de gelmiş, sobadaki ateş iyice küllenmiş olmalı. Yarı aralık perdeden dışarısı karanlık görünüyor daha, gün doğmamış ne iyi, bu sabah güneşin doğuşunu görebilirim böylece. Okul tatil, anam da seslenmedi, azıcık daha uyusam mı? Yok güneşin doğuşunu görmeliyim, kısacık bir an gün doğumu, hiç görmedim ama öyle olmalı en azından. Dünya hem kendi etrafında hem de Güneş’in etrafında dönüyormuş, öğretmen anlattı, gündüz ile gece ve mevsimler hep bu dönüşler yüzündenmiş. Gözlerimi yumuyorum, şimdi burada gün doğacakken nerede gece olacak merak ediyorum, Dünya batıya mı doğru dönüyor yoksa doğuya mı doğru aklımda canlandıramıyorum. Öğretmenime sorarım o da bana ’Ne akıllısın Yusuf, aferin,’ der. Abim de kıskanır maça almaz belki beni, önce abime sorayım kesin o da bilemez, enseme vurmasın da.
Yorganı çekiyorum üstümden, doğruluyorum, anam daha kömürü yenilememiş sobada. Kapı aralığından bakıyorum, yer yataklarını dürmüş daha yüklüğe kaldırmamış. Pijamanın üzerine pantolonumu giyiyorum, çoraplarımı giymeden tuvalete seyirtiyorum. Tuvalet terliğinin lastiğinden yerin soğuğu ayağımı üşütüyor. Dün giydiğim kazak yatağın başında kafamdan geçiriyorum, yün örgüsü çıtırdıyor, bir de şu küçük kıvılcımları görebilsem, abim yatağında kıpırdanıyor, usulca çıkıyorum odadan. Mutfakta tel dolabın içinde bez örtüye sarılı yuka ekmeğinden bir parça kopartıp ağzıma atıyorum, sert ekmek tükrüğümle yumuşuyor, biraz. Dolapta süt yok, sarı inek sütten kesildi, pazar sütü almıştı babam o da bitmiş. Lokmamı çiğneyerek hırkamı giyiyorum, zorlukla yutuyorum öyle ki boğazım acıyor. Ayakkabılarım tabanındaki çamurlar kurumuş, sokak kapısından dışarı çıkıyorum, ayakkabıları birbirine vuruyorum, çamurları dökülüyor biraz.
Ayakkabılarımı giyiyorum, bir ayağım tam girmiyor sol ayakkabının topuğunu ezerek bir iki adım sekiyorum sonra parmağımı arkasına takıp ayağıma geçiriyorum, merdivenlerden aşağı basamakları ikişer ikişer atlayarak iniyorum. Ortalık alacakaranlık, güneş gökte yükseldi mi acaba? Anam kömürlükten çıkıyor, elindeki dolu kömür sobasını yanına koyuyor, elleri kömür karası.
“Kalktın mı Yusuf. Abin?”
“Uyuyor daha.”
“Hı,” diyor “gel şu hortumu tut da ellerimi yıkayayım,”
“Güneşin doğuşunu seyredeceğim,”
Bana bakıyor, gülümsüyor.
Ellerinin karasını yıkıyor soğuk suda, parmakları sert anamın yine de kızarıyorlar. Ellerini şalvarına silip yemenisini çözüyor, saçları dökülüyor omuzlarına iki elini kafasının arkasında birleştirip, bir sihirbaz marifetiyle parmaklarını oynatıyor, saçı bir topuz oluveriyor bir çırpıda.
“Şu kovayı yukarı çıkar da, kümese bakayım yumurta var mı,” diyor yemenisini tuttuğu dişlerinin arasından.
“Güneşin doğuşunu seyredeceğim,” diye tekrar ediyorum.
Gözlerini kısıp doğacak güneşin yönüne bakıyor, burnunun güneş yanığı kenarları kırışıyor. “Hadi çabuk ol, o vakit.”
İki elimle kovanın sapını kavrıyorum, abim daha kolay taşıyor kömür kovasını ama o benden büyük. Yürüdükçe iki elimle taşıdığım kovanın bacaklarıma çarpmasını hiç sevmiyorum, canım acıyor gene de merdivenleri çıkıp, giriş kapısının önüne bırakıyorum kovayı. Çatı katına çıkan merdivenleri koşar adım çıkıyorum, burada bahçeden topladığımız elmalar var, elma kokuyor, sandıktan bir elma alıp, çatının açıklığına çıkıyorum.
Güneş ufuk çizgisinde tırnak kadar kırmızı bir leke. Geç mi kaldım. Elmamdan bir ısırık alıyorum, horozlar ötmeye başlıyor, sesleri soğuk havada çın çın ötüyor. Köyün üzerini saran pusu köy camisinin minaresinin delip geçtiğini görüyorum aynı anda sabah ezanı duyuluyor. Lokmamı yutuyorum, ısırmıyorum sonra Allah günah yazmasın. Güneş yükseliyor adım adım. Dünya ve ben kıpırtısız bir hayranlıkla duruyoruz da sanki yalnızca Güneş hareket ediyor. Karnım gurulduyor, dayanamıyorum, elmamı ısırıyorum Güneş şimdi daha da yükseldi, rengi turuncu bir sarıdan beyaza dönüyor, artık bakamıyorum, gözlerimi acıtıyor. Bizim ev bir yamacın eteğinde aşağıda köyün üzerini örten pus dağılmaya başladı bile. Güneş yükseldikçe bakanı kör eden hareketsizliğine ulaşıyor artık yalnızca dolaylı yollardan görülebilir. Okul binası bizim eve yakın, bahçesi boş daha, birazdan mahallenin çocukları toplanır maç yaparız. Sarı ineği görmeliyim. Merdivenlerden aşağı koşarak iniyorum. Anam kümesten çıkmış, elindeki sepette yumurtalar var.
“Yusuf, nereye? Yumurta haşlayacağım.”
“Ahıra.”
“Sarı ineğe yem verme sakın.”
“Neden?”
“Nedense neden, gerek yok, çabuk gel, yumurtan soğumadan, bugün babanın işi var çok.”
“Ne işi var?”
“Var işte işi, Yusuf!”
Anam arkamdan sesleniyor ama ben çoktan ahırın kapısından içeri girdim bile. Ahırın ağır ve sıcak kokusu yüzüme çarpıyor. Tavandaki küçük pencereden giren gün ışığı sarı ineğe doğru düşüyor. Bu sabah ayaklanmış sonunda, beni görünce kıpırdanıyor, başını sallayıp bana doğru bir adım atıyor önündeki çitin izin verdiğince. Tüylerinin parladığını görüyorum, kirpikleri sarı ışıktan güneş parçaları. Yaklaşıyorum, sarı inek
başını eğiyor, avucumu alnına dayıyorum. Sıcak tüylerinin yumuşaklığında akan hayatı hissediyorum. Kısacık bir an için ruhlarımız birleşiyor sanki. Durgun aklının zamanı ve ışığı nasıl gördüğünü hissedebiliyorum adeta. Kocaman kafasını sallıyor bağımız kopuyor. Anam yem verme dedi ama ben bir kucak saman koyuyorum gene de önüne. Bana bakıyor kocaman gözlerinin yuvarlak ıslaklığında bir an için kendimi görüyorum. Yelken kulaklı, saçı üç numara, üzerinde bol el örgüsü bir kazakla bir oğlan çocuğu. Başını eğiyor samanı çiğnemeye başlıyor. Yumurtalar soğumasın.
Dışarı çıkıyorum, bayırın ucunda uzun gölgeler görüyorum, babamın yanında iki kişi daha var. Ahıra doğru geliyorlar, güneşin ışığında bellerinde parlayan keskin bıçakları görüyorum.