Bu, en yayın evlerine yollanmak üzere son okuması yapılan romanın ilk taslaklarından bir bölüm.
Ölüler konuşmaz. Yalnız uzun süre suratlarına bakarsanız eğer donuk dudakları arasından sizi dehşete düşürecek soğuk nefeslerini üfleyeceklerini sanabilirsiniz. Her bir hecesini duyduğunuzda korkudan ürpereceğiniz karanlık bir âlemin lisanıyla seslenebilirler size. Onlara saygı göstermek gerekir, karşılarında gözlerinizi yere indirip sizi rahat bırakmalarını dilemekten fazla bir şey gelmez elinizden. Onlar, akıl almaz derecede korkunç ve bilinmez bir yerden metanetle size bakarlar. Onlar bu âlemin ötesinde tanrısal olana dokunmuşlardır.
Ne var ki bu ikisinin konuşacak hali yok. Denizin dibinde, yüzeye sürüklenip de bulunmasınlar diye ayaklarından birer kaya parçasına bağlı suyun akıntısıyla salınıyorlar. Zayıfça ve daha genç olanın kayalıklardan denize atıldığı sırada kırılmış kolu imkansız bir açıyla arada bir diğerinin omzuna dokunuyor, yüzleri dostça sohbet edermiş gibi arada bir karşı karşıya geliyor. Bu muhabbet halini bozan tek şey yüzlerinde donup kalmış dehşet ifadesi. Gerçi daha toplu ve yaşlıca olanın yüz ifadesini anlamak artık güç. Ağzı tuhaf bir şekilde bükülmüş, alnından giren kurşunun açtığı yara yüzündeki tüm anlamı silip götürmüş. Genç olanın gözleri camsı bir donukluğa dönmüş, uzun saçları başının çevresinde koyu yosunlar gibi dalgalanıyor. Üst bedeni çıplak ve derisi henüz bütünlüğünü koruyor.
Bulundukları yerde, denizin dibinde yaşam hiçbir şey olmamış gibi olağan akışında. Deniz kestaneleri kayaların üzerini kaplayan algleri kazıyarak yiyor, bir denizyıldızı kollarını oynatarak deniz tabanında yavaşça ilerliyor. Suyun hareketleriyle uyumlu yabanıl bir dansta salınan bedenleri doğanın maddesine indirgenmiş. Küçük bir balık adamın yarasından sarkan derisini didikliyor. Ölüler parça parça belki bir çağanozda, bir deniz hıyarında, yosunlarda ya da bir balığın gözündeki mercekte yaşam bulacaklar yeniden.
Yaşlıca olanın göğsündeki kurşun yarasının açıklığında bir hava kabarcığı beliriyor. Adamın son nefesinden bir parça nasılsa ciğerinin derinlerinde saklı kalmış, bedeni akıntıyla hareket edince yaranın açıklığına ilerlemiş. Hava kabarcığı adamın serbest kalıp göğe yükselmek isteyen ruhunu taşıyor sanki. Hava zerreciğinin zarı dalgalanıyor ve dik bir açıyla denize dalan kayalık boyunca yükseliyor. Suyun koyu renkli yüzeyine değdiğinde dalgaların çalkantısı içerisinde minicik bir pıtırtıyla kayboluyor. Yaşamları da evrenin döngüsünde bu kadarcık bir yankı bırakıyor işte. Dalgalar ezelden beri olduğu gibi düzenli aralıklarla kıyıya vuruyor.
Denizin kıyıyla buluştuğu kayalıklar yosunlu, daha sonra yalıyar birden dikleşiyor, üzeri ayın ışığında koyu gölgeler olarak seçilen sivri yapraklı çalılar ve inatçı dikenlerle bezeli. Dikleşen kayalık çalılıkların ve bodur çam ağaçlarının açıklığında kalan kavisli bir toprak şeridiyle sonlanıyor. Bu toprak alan manzarayı seyretmek için iyi bir yer, bazen burada piknik yapanlar olur. Şimdi tozlu açıklıkta iki araba karşılıklı park halinde, Renault marka arabanın farları lüks bir Mercedesi aydınlatıyor.
Dar tişört giymiş atletik yapılı adam, Renault arabanın bagajını açıyor. Tabanına kalın ambalaj naylonu serilmiş boşlukta cenin pozisyonunda kıvrılmış yatan genç bir kadın cesedi var. Kadının parlak kumral saçları kurumuş kanıyla alnına yapışıp kalmış. Adam kadına bakıyor, dudakları arasından bir dua mırıldanıyor ve uzanarak kadının çıplak ayağını kenara çekiyor, bagajın yan boşluğundan küçük bir bidonu çekip çıkarıyor, bagajı kapatıyor ve bidonu sallıyor. Bidonun neredeyse yarıdan fazlasıyla benzinle dolu. Eğiliyor ve yerden az bir kısmı geride kalmış halat kangalını alıyor sonra Mercedese doğru yürüyor. Lüks aracın arka kapısını açıyor ve elindekini arka koltuğa fırlatıyor.
Koltuğun diğer tarafında gençten bir adam derin bir uykuda, başı yana düşmüş, ağzı yarı açık, gevşemiş bedeni yerçekimi etkisiyle koltuğun üzerine yayılmış. Çıkık elmacık kemikleri ve hafif kemerli bir burnu var, dağınık sarı saçları gözlerinin üzerine düşmüş. Atletik yapılı adam Mercedesin üzerine bidondan benzin döküyor, ön kapıyı açıyor ve benzin bidonunu arabanın içerisine bırakıyor. Arabanın üzerinde bıraktığı parmak izleri için endişelenmesine gerek yok. Zippo marka çakmağının kapağını açıyor ve çakmaktaşı silindirini döndürüyor, esen hafif rüzgârla çakmağın alevi dalgalanıyor. Arabaya yaklaşıyor bir an duraklıyor ve metalik bir gürültüyle çakmağın kapağını kapatıyor.
Küfrederek arka kapıyı açıyor ve uyuyan adamı koltuk altlarından kavrıyor, gevşemiş beden umduğu kadar ağır değil. Arabadan dışarı çekerken uyuyan adamın ayağı yan dönüyor ve koltukların arasında bir yere takılıyor. Sarsarak kuvvetlice asılsa da, genç adamın ayağı kurtulmuyor. Bu gerginlik acı verici olmalı, genç adam anlamsız sözcükler ediyor fakat derin uykusundan uyanmıyor, anestezi etkisi altında sanki. Söylenerek eğiliyor ve genç adamın ayağını kurtarıyor, koltuk altlarından tekrar asılıyor. Genç adamın teninin sıcaklığını gömleğin ipek gibi ince kumaşının altından hissedebiliyor, böyle sürükleyerek adamı bir bez bebek gibi kendi arabasının arka koltuğuna tıkıştırıyor, kapıyı çarparak kapatıyor.
Mercedese doğru yürürken, toprağın üzerindeki sürüklenme izlerini tekmeleyerek bozuyor. Lüks arabanın ön kapısını açıyor ve sürücü koltuğunun üzerine döktüğü benzini tutuşturuyor, alevler bir anda arabanın içerisine yayılıyor, kapıyı hızla kapatıyor, alevler sönmesin diye kapıların camlarını açmıştı. Hızlı adımlarla yakıt deposuna sarkıttığı benzinle ıslak tişörtü de tutuşturuyor ve koşarak kendi arabasına biniyor. Motoru çalıştırıyor, geri geri bir u dönüşü yapıyor, yola çıkmadan önce dikiz aynasını düzeltiyor, yükselen alevler arasından lüks arabanın yalnızca dış hatları belli oluyor. Adam alevleri seyrediyor bir süre sonra gaza basıyor.