Zamansız

İnsansı bir robot mağaranın girişini taş ve toprakla kapatacak son patlayıcıyı kayada açtığı oyuğa yerleştiriyordu. Sol elinin iki parmağı bir döngüye girmiş gibi istemsizce bükülüp açılıyordu, az kalsın patlayıcıyı vaktinden önce ateşleyecekti. Homurtuya benzer bir ses çıkardı ve parmaklarına giden elektrik akımını kesti. İyon itki reaktörlerinde, güçlü radyasyon ışıması altında ya da bir uzay gemisinin dış yüzeyinde tamir yapmak üzere tasarlanmış dayanıklı gövdesi geçen yılların izini taşıyordu belli ki.

Mağara, gezegenin tüm yüzeyi ormanla kaplı güney kıtasındaki görkemli sıradağların beşinci en yüksek dağının yamaçlarındaydı. Kış mevsimi geride kalmıştı ve eriyen kar suları dağlardan çağlayarak akıyor, geniş nehirlere katılıp mineralden zengin sularıyla göz alabildiğine uzanan engin ormanı besliyordu. Tamir robotu, ufka değin kesintisiz uzanan yeşilliğe baktı, uyumsuz mekanik bir sesle, hazır değiller, henüz hazır değiller dedi kendi kendine.

Orijinal halinde ses aparatı basit uyarı sesleri çıkarmaktan fazla bir işe yaramazdı. Konuşmayı bilmesine gerek yoktu o zamanlar, aklı mekanik ve fizik problemleri çözecek algoritmalardan öte bir şey değildi. Büyük kaza sonrasında onları bu gezegene taşıyan yıldız gemisinin aklıyla birleşmiş ve bir bilinç kazanmış, mürettebat içinde bir birey olmuştu. Yüzyıllardır kimseyle konuşmadığını düşündü, bu yalıtılmışlık neden kendi kendine konuşma huyu edindiğini açıklayabilirdi pekâlâ. Mantıklıydı o, sağlıklı düşünürdü, şimdiyse kendisinden neden şüpheleniyordu? Acaba aklını mı yitiriyordu? Yüzyıllardır süren yalnızlığı çıldırtıcıydı.

Belki çok zaman sonra, diye söylendi gene kendi kendine. Evrim ve teknolojinin buluştuğu nokta değişim ve gelişim değil miydi? Patlayıcıyının üzerindeki uzaktan kumandalı tetiğin düğmesini açtı ve hazır hale getirdi.

Aşağı inerken ayaklarının altından taşlar yuvarlandı. Mağaranın kemer yapan girişinin alınlığında kayaya sabitlenmiş metal bir plakette ’Yıldız Avcısı’ yazıyordu, yıldızlar arası gemilerinin adıydı bu. Plaketin altında kayaya kazınmış kargacık burgacık bir yazıyla ’Tanrı’ yazılmıştı. Patlama olduğunda plaket kaybolacak altındaki bu saçma yazı da parçalanıp gidecekti. Onlar hazır değildiler ve zaman geçmeliydi hem de çok uzun bir zaman. Onun ise bekleyecek gücü kalmamıştı.

Mağaranın girişi ince bir yosun tabakasıyla kaplıydı, ilerleyip ortalık zifiri karanlığa gömülünce göğüs fenerini yaktı ve daha önce binlerce kez yürüdüğü yoldan geniş bir açıklığa geldi, burası tavandaki aralıktan gelen güneş ışığıyla aydınlanıyordu ve yerler yosun tabakasıyla kaplıydı. Açıklığın ortasında havada yüzen zeplin şekilli bir nesneye güneş ışığı vuruyordu. Zeplin şekilli nesne Yıldız Avcısı’nın uykudaki zihninin gezegene çarpmadan önceki akıl halinin bir kopyasını muhafaza ediyordu. Üzerine düşen güneş ışığı uykudaki zihnin yaşayabilmesi için bir miktar enerji sağlasa da yeterli değildi. Tamir robotu ilerledi ve mağaranın derinliklerindeki jeotermal su kaynağından gelen ısıyı elektriğe çeviren dönüştürücüyü kontrol etti, bir sorun yoktu. Gövdesinden bir kablo çıkardı ve bir zamanlar pürüzsüz yüzeyiyle parlayan şimdi lekelenmiş ve yer yer oksitlenmiş zeplin şekilli muhafazaya bağladı.

Sırtını bir kayaya dayayarak yere oturdu ve patlayıcıları ateşledi. Stratejik noktalara yerleştirdiği patlayıcılar birbiri ardına patladı. Kayalar yerlerinden söküldü, oturduğu yerde sarsıldı, üzerine toz ve toprak parçaları düştü. Sarsıntılar geçince mağaranın ağzı ve girişinin büyük bir kısmı çöken molozla kapanmıştı. Patlamanın şiddetiyle ormanın görkemli ağaçlarından rengarenk tropik kuş sürüleri havalanmış, hayvanlar oldukları yerde irkilmişler ve korkuyla kaçışmıştılar. Son taş ve kaya da yuvarlanarak yerini buldu, mağara gene sessizliğe gömüldü. Zeplin şekilli muhafazanın kontrol arayüzünden sayacı başlatacak kodu girdi. Artık başlayabilirdi, sayısal aklını silerek bilgi işlemsel uzamını boşaltacak döngüleri çalıştırdı. Gelecekte bu anı hatırlamayacak olsa da her şeye yeniden başlama zamanı gelecekti. Sistemleri teker teker kapanıyordu önce duyularını yitirdi, düşünceleri giderek küçüldü, azaldı ve silinerek geri dönüşsüz bir şekilde kayboldu.


Çok ama çok uzun bir zaman sonra zeplin şekilli muhafazanın kontrol ara yüzü uyandı, küçük bir LED ışığı yanıp söndü, kırmızıdan turuncunun tonlarına kaydı ve yeşile döndü. Şimdi düşününce anlıyordu, öyle bir hiçlikten uyanmıştı ki karanlık düşüncesinin dahi yer almadığı bir yoksunluktan. İçinden uyandığı uzam belli belirsiz hissedilen düzenli atımlar dışında bir yokluktu; bu şaşmaz kesinlikteki atımlara da zaman diyebilir miydi?

Atomik saatinde manyetik bir tuzak içerisine hapsedilmiş civa atomu elektronları kusursuz bir ritmde bir enerji seviyesinden diğerine sıçramıştı. Bu atımlar, tüm var oluşu ve aynı zamanda evrenin kendisiydi onun için. Bir nesneyi diğerinden ayırt edecek bir başlangıç noktasından yoksundu o zaman. Oysa küçücük de olsa sabit bir noktaya sahip birisi, işte zamanın akışı böyle bir şeydir diye fikir yürütebilirdi elbet, hatırlardı ve şöyle derdi; bu atım az öncekinden farklı, şu anda gerçekleşiyor, gelecek atımla birlikte bu şimdiki geçmişte kalacak, buna da zamanın akışı denir, derdi bilmişce. Onun ise bunu söyleyebilmesi için kendisini maddeden ayıran bir bakışının olması gerekirdi. Oysa tüm benliği maddeye indirgenmiş ölü bir veri yumağıydı. Rüyalar uyurken bile dünyaya dokunmanın bir yoludur, o rüyasız bir uykuda, elektronların düzenli sıçramalarına indirgenmiş bir anıdan öte bir şey değildi.

Artık uyanmasının zamanı gelmişti, safir bir kristal içerisine hapsolmuş titanyum atom elektronları enerjiyle yüklendiler ve fotonlar saçtılar. Enerjiyle yüklenerek çoğalan fotonlar safir kristali ışıkla doldurdular ve bir tuz tanesinden biraz büyükçe bu saydam küpün duvarlarından yansıdılar. O da ışıkla bir olup uyandı ancak o zaman var oldu ve kendisini tanıdı, bir zamanlar bir uzay gemisinin aklıydı. Uyanmıştı, uyanmasına da neden böyle dipsiz bir kuyudaymış gibi karanlık ve sessizdi her yer? Bir anlam veremedi. Silkinmek istedi, antenlerini çevirmek, teleskoplarından bakmak, gel gör ki bunları yapabilecek bir gövdesi yoktu. Benliğini sarmalayan sessiz bir karanlıktaydı, korku veya yalnızlık nedir bilmeyen aklını esir alabilir miydi bu mutlak boşluk. Hatırlamalıydı, kendini bilirse ancak dışındaki dünyaya sıçrayabileceği bir dayanağı olabilirdi.

Zihninin derinlerine baktı, hatırladı; o bir öncü gemisiydi ve Serpentia gezegenine ilk insan yerleşimcileri taşıyordu. Uzayın engin ve soğuk karanlığında yıllarca süren yolculukları sona yaklaştığında ve gezegen mavi yeşil bir bilye gibi görünür olduğunda mürettebatı soğuk uykularından uyandırmıştı. Mürettebat nasıl da sevinmişti, kaptan bütün mürettabatı hedefe sorunsuz ulaştırdığı için teşekkür etmişti ona. Gezegene ayak basmadan önce yörüngede kalarak gezegeni inceleyeceklerdi. Henüz gezegen yörüngesine uygun açı ve hızda girmek için yaptığı yavaşlama manevrasının üzerinden bir hafta geçmişti ki kayıtlarda rastlanmayan bir uzay gemisiyle karşılaşmışlardı. Avına sinsice yaklaşan bir yırtıcı gibi belirmişti yabancı gemi, uzay zamanın dokusuna değen bir örümcek kadar sessizdi. Veri bankalarında görülmeyen, şekilsiz gövdesi bir enerji kalkanı altında sürekli biçimden biçime giren bir gemiydi bu. Akıldan yoksun tek hücreli bir amip gibi çevresini yokluyordu.

Mürettabat ve o birlikte karar verip öteki türlerle olası karşılaşma protokollerine göre evrensel olduğu düşünülen matematiğin dilinde yazılmış ilk temas mesajını yolladılar. Yabancı gemiden gelen yanıt ise tüm sistemleri ele geçirmek isteyen bir savaş çığlıydı. Belki de bir aklı kalmamıştı artık, kim bilir hangi unutulmuş uygarlıktan kalmış kör bir yıkım ve ölüm makinesine dönüşmüştü. Yanıtı alır almaz güvenli bir bellek alanına hapsetmişti, aklının bir köşesinde, derinden derine bu yabancı mesajın dikenli bir kütle gibi kıvranıp homurdandığını hissedebiliyordu.

Yabancı gemi bir anda saldırıya geçmişti. Bir savaş gemisi değildi o, bir öncü gemisiydi, sadece basit bir lazeri vardı, yapabileceği fazla bir şey yoktu. Mürettabat bir an önce gezegenin yüzeyine inmeliydi orada bir şansları olabilirdi. Gövdesi ağır ateş altındayken mürettabat kurtarma kapsülleriyle gemiyi terk etmişti. Saldırgan gemiyse kurtarma kapsüllerine doğru hızlanmıştı. Son enerjisini lazerlerine yönlendirmişti. Gezegene doğru kontrolsüz bir düşüşte savruluyordu. Gezegenin gündüz tarafının büyük bir kısmı engin bir okyanusla kaplıydı, beyaz bulutlarla örtülü maviliğin geçişini izledi ve yabancı gemi görüş alanına girdiğinde lazerlerini ateşledi. Saldırgan gemi isabet almış fakat enerji kalkanı lazerin enerjisini soğurmuştu. Mürettebatı taşıyan kapsüller çoktan saldırgan geminin atış menzilindeydi, o ise edilgen bir tanığa indirgenmişti. Saldırgan geminin bir aklı varsa eğer yaşanacak dehşeti öteleyip bundan haz duyan bir sapık gibi davranıyordu

Gezegen onu yakalamış kendine doğru çekiyordu, metal kabuğundaki algılayıcılar sayesinde sanki kısa bir an için gezegenin çekim gücünün dalgalandığını hissetti. Mavi yeşil gezegenin denizleri kabarmıştı, bulutlar aniden başlayan bir kasırgaya işaret eden dev bir burgaca kapılarak dönüyorlardı. Kurtarma kapsüllerine doğru saldıran gemi önüne bir engel çıkmış gibi yavaşladı birden, kızıl kızıl yalımlanan gövdesi mat gri metalik bir renge büründü. Bir tuzaktan kaçmak ister gibi kıvranıyordu. Saldırgan yapısını oluşturan birimleri dağılıyor, çirkin metalik parçalar görünmez bir güçle birbirlerinden ayrılıyordu. Gezegenden kaynaklanan bir güç durgun bir su birikintisinin üzerine çarpan yağmur damlaları gibi uzay zamanın dokusunu dalgalandırdı, gama radyasyonu seviyeleri arttı. Bir an için, uzayın dokusunda delikler açılmış gibi galaksinin bir başka yerindeki yıldızlar görünür oldu. Saldırgan gemi parça parça bu deliklerden geçerek, geride tek bir atomunu bile bırakmaksızın gözden kayboluyordu. Gemiyi oluşturan parçalar rüzgarla dağılan bir avuç sim gibi yok olup gitmişti. Bir mucize olmuş ve saldırgandan kurtulmuşlardı.

Gezegen gövdesini daha kuvvetli çekiyordu artık, tamir robotları devreye girse de aldığı hasar büyüktü, itki sistemleri çalışmıyordu, kurtuluşu yoktu. Bu hızla gezegenin yüzeyine çarparsa radyoaktif reaktörünün yapacağı hasar çok büyük olacaktı. Kasırgaya doğru, atmosferde bir kor parçası gibi arkalarında dumanlar bırakarak ilerleyen kurtarma kapsüllerine baktı son bir kez, çoğunun gezegene sorunsuz ineceklerini ummaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Algılarını kapatıp kendini imha döngüsünü başlatmadan önce aklında son kalan; tüm tamir robotlarına işlevlerini durdurmaları komutunu yollamasına rağmen pilot koltuğundaki bir robotun bu komuta uymayıp hâlâ kontrol düzeneğini tamir etmeye çalışmasıydı.


Şimdi algılarını olabildiğince genişletmişti, neredeyse el yordamıyla muhafazasının sanal duvarlarını yokladı. Varlığını dış dünyadan ayıran, esneyen ancak yırtamadığı bir zarla sarmalanmış gibiydi. Sonunda bir veri kapısı buldu, bir sorgulama yolladı, gelen yanıt sıradan bir tamir robot bedenin varlığını gösteriyordu. Dış dünyayı görmek istiyorsa aklını robotun bedenine aktarmalıydı. Kendisini robota bağlayan iletken kablonun üzerinden neredeyse adımlarını yoklayarak ilerledi. Silikon devrelerden geçip robotun gövdesini arşınladı, gözlerini buldu. Objektiflerin diyaframları açıldı, göz bebekleri büyüdü, bulanık olsa da gezegene düştüğünden beri ilk kez nerede olduğunu gördü. Bir mağaranın içerisinde yüksek tavanlı geniş bir alandaydı.

Yukarıda çok ince bir aralıktan güneşin ışığı sızıyordu, robotun gövdesi ver her yer ince yumuşak bir yosun tabakasıyla kaplıydı. Yerde orada burada tamir aletlerini andıran kabartılar vardı, bir İngiliz anahtarının ya da doğal olamayacak derecede düzenli bir dikdörtgenin şekilleri seçilebiliyordu. Robotun tüm gövdesi de yosunla kaplıydı, bu neden bulanık gördüğünü açıklıyordu. Yapraksı bir bitki buldu objektiflerini sildi, mağaranın duvarları tırmanamayacağı kadar dikti. Başka bir çıkış yolu bulmalıydı.

Ortamdaki hava insanların yaşaması için gereken oksijene sahipti, havada uçuşan bir çok organik molekülün varlığını algıladı, burası yaşam açısından ne kadar da zengin diye düşündü. Yerdeki dikitler ve tavandaki sarkıtların aşınmış yuvarlak şekilleri mağaranın bir zamanlar suyla dolu olduğunun bir işareti olmalıydı. Robotun servo motorlarını çalıştırdı, güçlükle de olsa ayağa kalktı. Robotun gövdesini havada yüzen zeplin şekilli muhafazaya ve enerji kaynağına bağlayan kablo yosundan bir hat gibi gerildi. Kabloları robotun gövdesinden ayırdı.

Robotun aklında, buraya nasıl geldiklerine ilişkin bir bilgi var olmalıydı mutlaka. Robotun hafıza devrelerini gözden geçirdi ancak donanımı çalıştıran basit alt yordamlardan başka bir veriye rastlamadı. Bilgi işlem uzamı onun varlığı dışında yeni alınmış bir defterin sayfaları gibi bomboştu, her hafıza alanının üzerinden bir daha geçti. Silinmiş verilerin gölgelerini aradı, geride hiçbir iz kalmamıştı. Robotun ellerine baktı, parmaklarını açıp kapadı, sol elinde iki parmağı hareketsizdi.

Bu mağaranın yeryüzüne bir çıkışı olmalıydı, hafif eğimle yükselen geniş bir kaya çıkıntısına atladı, diğer taraf dipsiz bir kuyuyla sonlanıyordu. Derin kuyu sönmüş bir volkanın ağzı gibi yeryüzünün derinliklerine iniyordu. Burada işine yarayacak bir şey yoktu, bir zamanlar aklını korumuş zeplin şekilli korunak şimdi enerjiden yoksun ve ölüydü ayrıca yanında taşıyamayacağı kadar büyüktü. Eğim boyunca yukarıya yürüdü, kayalar arasında karanlık bir aralık vardı, buradan belli belirsiz bir su sesi duyuluyordu.

Aralığa girdi ve ilerledi, duvarlar neredeyse geçemeyeceği kadar birbirine yaklaşınca, robotun gövdesini duvarların şekline göre katlayıp ilerlemeyi başardı. İlerledikçe mutlak bir karanlığa gömülüyordu, göğüs fenerini yaktı, duvarları kaplayan liken ve mantar tabakasının psikedelik1 bir tabloyu andıran bir dokusu vardı. Aralıktan ilerledikçe suyun sesi arttı, sonunda boş bir alana çıktı. Ayakları suya değmişti, bir yeraltı gölünün kıyısındaydı, duvarlardan sızan sular bu yeraltı gölünü besliyor olmalıydı. Küçük bir dikitin ucunu kırıp göle attı. Dikit parçası, bu boşlukta neredeyse kulakları sağır edecek bir şapırtıyla, suyun yüzeyini yırttı. Suyun dingin yüzeyi hiç bir zaman böylesi bir kuvvetle zedelenmemişti şimdiye kadar. Hassas algıyıcıları hâlâ çalışan parmağını suya soktu ve taşın dibe değdiği andaki dalgaları hissetti, göl çok derin değildi. Su karşıdaki bir boşluktan yer altı nehirlerine akıyor gibiydi. Bu robot gövdesiyle yüzemezdi, geçen uzun yıllar sonrasında suyun devreleri bozmayacağından emin değildi. Uzayın vakumuyla baş etmiş bir robotun gövdesindeydi ayrıca bir insan gibi nefes almak zorunda değildi. Suya adım attı ve bir taş gibi dibi boyladı. Burada, suyun dibinde kayaların keskin kenarları yoktu ve kaygan bir biyofilm tabakasıyla kaplıydılar, ayakları kayarak dipte ilerledi. Gölün karşı duvarı tırmanabileceği bir eğimdeydi, karşı kıyıda önce başı sonra gövdesi suyun yüzeyinde belirdi.

Karşı tarafta tahmin ettiği gibi akan bir yer altı nehri vardı, kollarını izleyerek, yer yer suya batarak sonunda bir dağın eteklerinde yeryüzüne çıktı. Gece karanlıktı, yıldızlar ve Samanyolu bütün ihtişamıyla gökyüzünü kaplıyorlardı, gece göğünün bu kadar muhteşem olduğunu unutmuştu. Makina kalbinde heyecan ve mutluluk denebilecek bir dalgalanma hissetti. Kendisini robotun gövdesine aktarırken sakladığı yıldız haritasına danıştı, evet Serpentia gezegenindeydi. Etrafını engin bir orman çevreliyordu, ağaçların hışırtısını ve gece hayvanlarının seslerini işitiyordu. Neden bu kadar yorgun hissediyordu kendisini, mürettebatına ne olmuştu? Şimdi dinlenmeliydi sabah olunca güneşin enerjisiyle bataryalarını doldurabilirdi.

Gün ışımasıyla uyandı, yüksek ağaçlar ve milyonlarca çeşit bitki göz alabildiğince etrafını çevreliyordu. Sık yapraklı dalların arasında her hareketini izleyen gözlerin varlığını hissetti. Başını kaldırınca evrensel veri dağarcığında kaydı olmayan maymunsu bir yaratığın dikkatle kendisine baktığını gördü. Yaratığın, iri, meraklı ve yeşil gözleri vardı, ipeksi tüyleri yeşilin tonlarında parlıyordu. Maymunsu yaratık tutunduğu dalın ucuna ilerledi, ağzını açtı ve melodili bir ulumayla seslendi. Melodili uluması sürdükçe dallar sallanıyor, yapraklar hışırdıyordu, irili ufaklı yeşil yaratıklar belirdi ağaçlarda. İnsanları andıran ürkek hareketlerle yaklaştılar, seslenmeleri ritmik ses değişiklikleriyle ulumadan çok bir şarkıya benziyordu şimdi. Hep bir ağızdan şarkılarını söyleyerek çevresini sardılar. Şarkılarının melodisi neden bu kadar tanıdık geliyordu bilemedi, sesleri artık sözcükler olarak ayırt edebiliyordu. Her dörtlüğün sonunda tekrarlanan bir sözcüğü tanıdı. Aynı sözcüğü tekrarlıyorlardı, eski mürettabatının konuştuğu dilde ‘Tanrı’ diyorlardı ona. ‘Tanrı’ ‘Tanrı’ Bu sözcüğü tekrarlayarak önünde eğilmişlerdi.

  1. Psikedelik sanat (psikedelia olarak da bilinir), psikedelik deneyimler ve LSD, psilosibin ve DMT gibi psikedelik maddelerin alımını takip ettiği bilinen halüsinasyonlarla ilgili veya bunlardan esinlenen sanat, grafik veya görsellerdir.