Bizi bu sisteme getiren uzay gemimiz StarGazer, TOİ-842 kod isimli gezegenin çevresinde eşuyumlu bir yörüngede. Bense neredeyse uzay gemisiyle aynı yörüngede ancak gezegenin atmosferine yaklaşan bir açıda uzayda yol alıyorum. Yerçekimi sürüklenen bedenimi belli belirsiz olsa da kendine çekiyor, her dönüşümde bir yarısı aydınlık bir yarısı karanlık gezegene yaklaşıyorum. Yüzlerce dönüş sonra bedenimi atmosferin dış katmanlarından ince iplikçikler gibi uzanan gaz molekülleri yakalayacak, yüksekliğim azalacak ve her dönüşümde giderek yoğunlaşan atmosferde saatte binlerce kilometre hızla yol alacağım, sonra kayan bir yıldız gibi yanacağım işte o zaman ölebilirim.
Uzayın soğuk vakumuna ölmek, aklımdaki dehşeti susturmak için atladım fakat tuhaftır henüz zihnim açık. Uzayın dehşetli soğuğu çıplak bedenimi üşütmüyor artık. Kendimi uzayın boşluğuna ittiğim ivmeyle dönüyorum. Bir gök cismiyim adeta, kendi etrafımdaki her dönüşümde bir buz tabakasının arkasındaymışım gibi bulanık da olsa Janus’un aydınlık ve karanlık yanlarını ve uzay gemisini güneşin ışığında parlayan kısımlarını görebiliyorum. Aklımda yankılanan çığlıklar dışında hiç bir ses işitmiyorum, uzayın sessizliğinde ölümümü bekliyorum, mutlaka ölmeliyim, bundan eminim.
Belki de olup bitenleri baştan anlatmalı böylece bir zamanlar sizlerden biri olduğumu anlayabilirsiniz.
Weyland-Yutani1TOİ-842 ötegezegeninin işletme haklarına sahipti, ben de şirketin öncü inceleme gemisi StarGazer’da bir eksobiyologtum2. Hedefimiz, galaksinin Avcı Kolunda yer alan M sınıfı kırmızı cüce bir yıldız olan Hellbrand’ın çevresindeki dördüncü gezegendi. Gezegenin atmosferi yaşamı destekleyecek miktarda oksijen içermekteydi. Görevimiz, gezegeni insan yerleşimi için uygun bir hale getirmek ve insanlığın uzayı kolonizasyonu için gerekli adaptasyonları mümkün kılacak genetik dağarcığını geliştirmekti. Görev ekibi, gezegene kendi aramızda Janus3 diyorduk. Gezegenin bir yarısı daima güneşine dönük sürekli gündüz, diğer yarısı ise karanlıkta, sürekli gecede kalan iki yarımküresi vardı zira.
Uzay gemisinin yıldızlararası navigasyonunu idare eden yapay zekâsı, Hellbrand güneş sistemini çevreleyen göktaşı kuşağına vardığımızda bizi soğuk uykularımızdan uyandırdı. Gemide yalnızca on iki kişiydik, etkin bir takım olabilmemiz için her birimiz iki ya da üç konuda uzmandık. Ben de diğerleri gibi dört kuşak öncesi uzaya çıkmış ve sürekli uzayın derinliklerine seyahat etmiş bir soydan geliyordum. Dünya uzun ışık yılları boyu uzakta Samanyolu’nun Orion kolunda düş bir gezegendi bizler için.
Gemimiz, Seracco habitatında inşa edildi ve buraya ulaşmamız dünya takvimiyle on yıl, sekiz ay, üç gün sürdü. Yolculuk boyunca süren soğuk-uyku sonrası zayıflamış ve bedenen yıpranmıştık ancak her birimizin duygu durumu ve düşünce yapısı normaldi. Bunu gayet iyi biliyorum çünkü ben aynı zamanda ekibin psikoloğuyum. Eriyen kaslarımızı güçlendirmemiz, tekrar kendimize gelmemiz ve tam işlev kazanmamız iki ay sürdü. Güneş sistemine girdikten sonra giderek hedefimizdeki gezegene yaklaştık.
Uzay gemisinin önden yolladığı insansız uzay sondalarından gelen resimlere baktığımızda Janus’un yüzeyinde gece ve gündüz arasındaki geçiş alanında şehirlere ait yapıları ayrıntılarıyla gördük. Gezegenin yüzeyinde binalar ara bölgeden gece yüzüne doğru yayılıyor ancak sürekli karanlıkta kalan tarafta tümüyle yok oluyordu. Gündüz tarafı ise böylesi yapılardan tümüyle yoksun, ıssız ve çok sıcaktı. Gezegenin ancak karanlık yüzü ve sıcak yüzü arasında kalan alanda ve bir miktar da karanlık tarafta uygarlığa ait izler vardı. Akıllı yaşam gezegenin ara bölgesinde evrimleşmiş, karanlık ve soğuk yanı tercih etmiş olabilirdi. Belki de gezegende yaşamış olanlar karanlık yana benzer bir gezegenden göç etmiştiler.
Uzay sondaları gezegenden kaynaklanan hiçbir elektromanyetik yayın saptamamıştı. Gemimiz yüksek hızından yavaşlayıp gezegene yaklaşırken de geminin tüm ölçüm araçlarını, her bir teleskobunu ve antenini Janus’a çevirmiştik. Elektromanyetik spektrumunun her frekansını tekrar tekrar dinledik, geri plan parazitinden başka hiçbir şey duyamadık. Rüzgârla dalgalanan bitki örtüsü ve su birikintileri dışında hiçbir hareket, hiçbir ışık kaynağı saptamadık. Janus bu haliyle radyonun keşfinden önceki Dünya kadar sessiz, kamp ateşlerinden bile yoksun, tümüyle karanlıktaydı. Bir zamanlar akıllı yaşam bu gezegende geliştiyse bile artık hiçbir izi yoktu. Eğer gezegende yaşayanlar, yeraltına inmiş ve tüm radyo ve televizyon yayınlarını durdurmamışsa gezegen bu haliyle terk edilmişti. Bir zamanlar, Janus’da yaşayan ve bu binaları inşa edenler, uzay gemilerine binip gezegenlerini terk etmişler ya da tüm gezegen nüfusu bir felaket sonrası yok olmuştu.
Sonunda yıldız gemimiz Janus’un yörüngesindeydi. Bu gezegene dair o kadar çok bilinmeyen vardı ki, tüm yanıtları veremeyecek olsak da gezegenin yüzeyine inip kalıntıları kendi gözlerimizle görmeli, geride kalan eşyalara dokunmalı, aynı gökyüzünün altında yürümeliydik. Ancak böylece merak duygumuzu tatmin edebilirdik. İneceğimiz yer, yaşanabilir alanın gece tarafına yakın sıcaklığı eksi on ve eksi yirmi derece arasında dalgalanan bir bölgeydi. Yola çıktıktan sonra fırlattığımız insansız öncü araçların bizden iki yıl sonra yola çıkan esas yerleşim gemisi gelene dek yaşayacağımız habitatları sorunsuz kurmuşlardı. Biz de diğer koloni gemileri gelinceye kadar bu habitatlarda yaşayacaktık.
Janus’da mikroorganizmalar, böcekler, bitki türleri ve hayvanlarla yaşayan bir ekosistem vardı. İnsansız sondalar, havadan ve topraktan süzdükleri bakteri ve virüslerin DNA bilgilerini yollamıştılar. Bu DNA bilgisini kullanarak bizi gezegende karşılaşacağımız mikroorganizmalara karşı bağışık hale getirecek aşıyı hazırlamıştık, hepimiz bu aşıdan olduk, aşının kısa süreli ateş nöbetleri dışında bir yan etkisi olmamıştı. Vücutlarımızın tam bağışık hale gelmesi birkaç ayı bulacaktı.
Mekiğimiz gezegene iniş sırasında Janus’un sıcak ve soğuk yarıları arasındaki farktan doğan atmosferin üst tabakalarındaki şiddetli rüzgarlarda tehlikeli bir şekilde sallansa da gezegene inişimi sorunsuz geçti. İniş yerimiz, köşelerinde yükseklikleri sekiz yüz metreyi bulan dört piramitin yer aldığı kare şeklindeki bir alanın ortasıydı. Karenin merkezindeki dairesel alan irili ufaklı yapılarıyla bir roket fırlatma tesisini andırıyordu. Bu binaları inşa edenler gezegeni nasıl terk ettiler, ya da nasıl bir felaketle yok oldular, belki burada bir ipucu bulabilirdik. Görevimizin ilk fazı gezegene uyum süreciydi. Bu sürede gezegene karşı bağışıklık kazanıncaya dek habitatlarımızın güvenli havası dışında koruyucu giysilerimiz üzerimizde olmadan dışarıda olamazdık.
İnişimizin üzerinden iki gün geçince, üzerimizde koruyucu giysilerimizle dışarı çıktık. Hepimiz geçmiş yüzyılların turistleri gibi merakla çevremizi tanımak isteğindeydik. Araştırma ve inceleme ikinci fazdı ancak küçük bir geziden bir şey çıkmaz diye düşünmüştük. Gezegenin gece ve gündüz tarafları arasında geçiş alanındaydık burada gökyüzü sürekli bir loş bir aydınlıktaydı. Doğu tarafımızda pembe beyaz bulutları mavi bir gökyüzünde görebiliyorduk, batı tarafımız ise sürekli geceydi ve yıldızlar seçiliyordu.
Dışarıda, yalnızca beş kişiydik, diğerleri güvenlik gereği bizden sonra dışarı çıkacaktı. İlgimizi en çok çeken dairesel platformların tam ortasındaki binaydı. Binaya doğru küçük aracımıza bindik. Ben bir uzay habitatında doğup büyüdüm, şimdiye dek hayatım boyunca asla bir gezegenin yüzeyine ayak basmamıştım. Karanlık tarafta yıldızların parladığı göz alabildiğine uzanan açık gökyüzü tarifsiz bir sonsuzlukta yıldızlarla bezeliydi. Başımın üzerinde uzanan gökyüzüne bakınca hissettiğim özgürlük duygusunu daha önce hiç yaşamamıştım.
Binaya yaklaşınca aracımızdan indik. Her adımımızla çıtırdayan yer, toz gibi ince buz tanecikleriyle kaplıydı. Bir merkezden çıkan ve dallanarak yayılan sarmaşıklara benzeyen bitkiler toprağı dairesel halılar gibi öbek öbek kaplıyordu. Bitkilerin küçük küresel yaprakları vardı, bazı yaprakların uçlarında lambamın ışığı altında parlayan kırmızı benekler gördüm. Alacakaranlık bütün renkleri solduruyordu, ışıkla beraber bitkilerin rengi daha canlıydı. Dünyada yaşamış kırkayaklara benzer bir böcek, ince buzda izler bırakarak bitki dokusunun içerisinde kayboldu, benzerlerinden üç dört kat daha büyüktü sanırım.
Yapının önüne geldik, görkemli ve devasaydı. Bu gezegende yaşayanlar bize kıyasla dev olmalıydılar. Her bir basamağının elli santim olduğu merdivenlerin altında durup, başımızı kaldırınca görebildiğimiz, binanın ön yüzünde, biri kadın diğeri erkek iki figür ellerini büyük kapının üzerinde birleştirmişlerdi. Sırtlarından kanatlar çıkmış insanlara benziyorlardı. Kanatların sivri uçları başlarının üzerinde bir yay çizerek birleşiyordu. Yüzleri insan gibi olsa da kısa ve küt burunluydular, üst çenelerindeki köpek dişleri uzundu ve ağızları üzerinde yay gibi uzanıyordu. Bedenleri çıplak ve kaslıydı, ellerinin bizimki gibi beş parmağı vardı, ayakları ise kuşlar gibi pençeliydi.
Merdivenleri çıkıp kapıyı ittik içerisi doğduğum habitatın ana meydanından büyük görünüyordu. Lambalarımızın ışığında rölyeflerle kaplı duvarlar gümüştenmiş gibi parlıyordu. Solumuzdaki duvardaki rölyefin hepsini görebilmek için beşimiz birden lambalarımızı duvara doğrulttuk. Rölyefte, yüzlerce ölü bedenin üst üste tepe gibi yığıldığı bir görüntü işlenmişti. Bedenlerin oluşturduğu tepenin üzerinde dış duvarda gördüğümüz kanatlı yaratıklardan bir tanesi ayakta durmuş başının üstünde tuttuğu kılıcın ucunu gökyüzüne doğrultmuştu. Ölülerin kanatları yoktu ve anatomik hatları insanları daha çok andırıyordu. Lambalarımızı diğer taraftaki duvara yönelttiğimizde benzer derecede vahşi bir rölyef gördük. Kanatlı bir yaratık havada yükseliyordu, pençelerinde gene insanlara benzeyen bir başka figür taşıyordu, beli kırılmış gibi elleri ve ayakları aşağı sarkmış kurbanını gövdesinden kavramıştı. İçimizde bir an önce dışarı çıkmak istediği uyanmıştı fakat yapının diğer ucunda, karanlıkta bizi çeken bir kuvvet vardı sanki.
Konuşmadan sessizce ilerledik, diğer uçta kayadan yekpare bir masa vardı. Acaba bu bir sunak taşı mı, diye düşündüm. Kenarlarında kan gibi yoğun bir sıvı çizgiler halinde akmış ve donmuş kalmıştı. Bu taş yükseltiyi daha yakından incelemek istedik, ben grubun en önündeydim. Yürürken adımım bir boşluğa denk geldi ve toprak bir eğimden yuvarlanarak taş masanın altındaki boşluğa düştüm. Ekip arkadaşlarım giysimin telsizinden yaralanıp yaralanmadığımı sordular, sesleri telaşlı ve endişeliydi. Nefes nefese, iyiyim, merak etmeyin, dedim. Düşüşüm sırasında vizörümün camı kırılmıştı ve etrafı bulanık görüyordum. Kırılan vizörümden içeri giren Janus’un soğuk havası yüzüme çarptı, habitatın botanik bahçesi gibi toprak kokuyordu. Kırık vizörümün camı buharlanmıştı, hiçbir şey göremiyordum, artık başlığımın faydası da yoktu. Janus’un havasından solumuştum bile. Vizörümü yukarı doğru ittiğimde karşımdaki duvardan koyu bir sıvının aktığını ve tam önümde küçük bir çukurda göllendiğini gördüm. Düştüğüm yerde yüzüm sıvı birikintisine o kadar yakındı ki yüzeyi sanki nefesimle canlanmış gibi kıpırdandı. Koyu sıvının yüzeyi cilalanmış metal gibiydi, yüzeyinde iç içe geçen sarmallar belirdi, hareketlenen desenler giysimin ışığı altında parlıyordu. Dizlerimin üzerinde doğruldum, gözlerimi sıvı birikintisinden alamıyordum. Sıralı dalgalar halinde değişen desenlere büyülenmiş gibi bakıyordum, bu desenler adeta karmaşık bir alfabenin sözcükleriydi ve gözlerimin önünde yabancı bir metin canlanıyordu. Daha yakından görmek için eğildim, tüm sıvı aniden bir kütle gibi yüzüme sıçradı, dehşetle irkildim. Koyu sıvı yüzüme yapışmıştı ve yavaşça hareket ediyordu. Dudaklarımı araladı, burnumu tıkadı, soğuk ve ıslaktı. Dayanamadım nefes almak için ağzımı açtım, dişlerimin arasından aktı, genzimde soğuk temasını hisseder hissetmez karanlıkta kaldım, nefes alamıyordum.
Kendime geldiğimde üzerimde beyaz bir hasta kıyafetiyle, StarGazer’ın revirindeki tecrit odasında yatıyordum. Uzun ve derin bir uykudan kalkmış gibi sağlıklı ve dinç hissediyordum kendimi. Yerimde doğruldum, odanın camından revirin kapısının açıldığını gördüm, içeri giren Alasir’di, beni görünce gülümsedi, el salladı, biz de senin için korkmuştuk, dört gündür derin bir komadaydın, dedi. Biyo ekrandan bazı ölçümleri kontrol etti, tüm bedensel işlevlerim yerindeydi, yabancı bir mikroorganizmaya rastlanmamıştı, karantina süresi sonunda tecrit odasından çıkarılacaktım. Bunları gülümseyerek söylemişti. İyiydim ben, hiçbir şeyim yoktu fakat o karantinada kalmam konusunda ısrarlıydı. Dediğim gibi gayet iyiydim, karantinadan kalmam için hiçbir neden yoktu, o bana karşı çıktıkça öfkeleniyordum. İçimde vahşi bir gücün uyandığını hissettim, artık duygularım daha az karmaşıktı, saf öfkenin sarhoşluğundaydım. Sonunda odanın camına bir yumruk indirdim, kalın cam şaşılacak derecede kolay kırıldı. Kırılan camı çerçevesinden aşağı indirdim ve karantina odasından çıktım.
Alasir dehşet içerisinde kaçmaya yeltendi, onu bir kaç adımda bileğinden yakaladım ve kendime çektim, kalbinin korkudan hızlanan atışlarını açık bir şekilde duyabiliyordum. Koku hissim keskinleşmişti, burnumdan derin bir nefes aldım. Yüzünün başka türlü, koltuk altlarının ve kasıklarının başka türlü koktuğunu ayırt edebildim. Öfkem nasıl aklımı ele geçirdiyse şimdi de aynı şiddette bir çiftleşme dürtüsü bedenimi ele geçirdi. Türümün tüm geleceği buna bağlıydı sanki, sıkı sıkıya bedenine sarıldım. Panik içerisinde bağırmaya çalıştı, elimle ağzını kapadım, avucumu ısırmaya uğraşması karşısında gülümsedim, dehşeti ve paniği içerisinde ne kadar da sahiciydi. Bedenini bir masaya dayadım ve bir bacağımı, sıkı sıkıya kapatmaya çalıştığı dizlerinin arasına soktum.
Alasir bu dehşete daha fazla dayanamadı ve bayıldı. Başı yana düşmüştü, saçları, boncuk boncuk terlemiş alnına yapışmıştı. Narin boynu açığa çıkmıştı ve şah damarı arsız bir davetkârlıkla yükselip kabarıyordu. Bedenimi kana susamış bir yaratık ele geçirmişti, dayanamıyordum. Ağzımı boynuna gömdüm, uzamış köpek dişlerim şah damarını kolayca buldu, sıcak kanını içtim. Ayağa kalktım hazdan titriyordum, burnuma başka insanların da kokusu gelmişti, koşarak kumanda köprüsüne gittim. Kapı açılınca pilot, Tarsi beni gördü, bütün ağzım kan içerisinde olmalıydı. Bir şey söylemeden yüzünde bir dehşet ifadesiyle alarm düğmesine basmak için atıldı, aramızdaki mesafeyi bir sıçrayışta aştım, yere inerken attığım yumrukla bayılmıştı bile. Ayakta sallanıyordum, kana doymamıştım. Binlerce yıllık bir açlıkla doluydum adeta, koşarak Serya’nın kamarasına gittim, bütün olup bitenlerden habersiz uyuyordu.
Bilinçsiz bir şekilde geminin koridorlarında yürüdüm, bir anda bütün gücüm tükenmişti. Yere düştüm, acıyla kıvrandım, gemiyi bir kan cehennemine çevirmiştim. Korkunç bir canavardım, yaşamayı hak etmiyordum. Emekleyerek ve sürünerek bir hava kilidine ulaştım. Üzerimdeki kana bulanmış hasta kıyafetini yırtarak çıkardım, çırılçıplak kaldım. Az önce hissettiğim kudret bedenimi terk edip gitmişti. Bu küçük çaba bile yormuştu beni, dizlerimin üzerine çöktüm, kulaklarım çınlıyordu. Gemideki yoldaşlarımın son anlarında yaşadığı dehşeti hatırladım. Zorlukla doğruldum, otomatik güvenlik sistemini devreden çıkardım. Hava kilidini gemiye bağlayan kapı kapandı, içeriyi kırmızı bir ışık aydınlatıyordu. Kilidin döngüsü tamamlanırken boşalan havanın yüzümü okşayışını hissettim. Sonunda uzayın sessizliğindeydim, açılan kapıya ilerledim ve kendimi hafifçe iterek uzayın boşluğuna bıraktım.
İşte böyle. Biliyorum, ölmeliyim. Uzayda kendi eksenim etrafında yavaşça dönüyorum, donuk gözlerimin önünden Janus geçiyor, aklımda yankılanan çığlıklar giderek siliniyor. Şimdi yavaşça ölüyorum oysa neler yapabilirdim, gezegenin soğuk ovalarında koştuğumu, çırptığım kanatlarımla havalanıp uçtuğumu hayal ediyorum. Bir tepenin üzerinden Janus’un aydınlık yüzüne bakarken buluyorum kendimi. Evet, bütün bunlar mümkündü. İçimi yavaş yavaş uyku öncesinde hissedilene benzer bir huzur dolduruyor, yıldızlar kararıyor, sanırım artık ölebileceğim.
Ne var ki bilincim kapanmadan ani bir temasla kendime geliyorum. Bir EVA 4 aracı bu, hassas kollarıyla hareketsiz bedenime zarar vermeden beni kavrıyor. Kurtarıcı araç küçük jet motorlarını ateşliyor ve birlikte transport mekiğine doğru süzülüyoruz. Mekikte bir kapı açılıyor, hava kilidinin içerisinde uzay giysili iki mürettebat var, kim olduklarını anlayamıyorum. Yoksa beni kurtarmayı mı düşünüyorlar? İnsanların bu birbirine düşkünlüğü ne kadar da zavallı. EVA beni bir çiçeğin yaprakları gibi açılmış hava kilidine getiriyor. Beni bekliyorlar, biyo-ölçerle bedenimi inceliyorlar, yüzlerini göremiyorum. Aralarında konuşup henüz hepimiz uzayın vakumundayken, bedenimi siyah bir ceset torbasına koyup, fermuarını çekiyorlar. Karanlıkta kalıyorum, öldüğümü düşünüyor olmalılar. Hava kilidinin kanatları kapanıyor, atmosfer döngüsü tamamlanınca kalın ceset torbası bedenimi sıkı sıkı sarıyor. Ortamın ısısı yükseliyor, parmaklarımı kıpırdatabiliyorum, onlar aralarında konuşuyorlar. Sesleri uzaktan ve boğuk geliyor, ne dediklerini anlamıyorum fakat kalp atışlarını, şah damarlarında akan kanın sesini olduğu gibi bütün bedenimde işitiyorum.
- Alien filmleri dizisindeki, kötücül şirket. ↩
- Astrobiyoloji ya da eksobiyoloji, disiplinlerarası bir bilim olup, özellikle evrende yaşamın ortaya çıkmasını ve evrimini sağlayan jeokimyasal ve biyokimyasal etken ve süreçleri konu alır; bir başka deyişle, evrende biyolojik kökenin, evrimin, dağılımın ve canlıların geleceğinin incelenmesidir. ↩
- Roma mitolojisinde iki yüzü olan bir tanrıdır; biri geçmişe, diğeri geleceğe bakar. Bu yüzden, mecaz anlamda “Janus” kelimesi çiftyüzlülük, ikili doğa veya zıtlıkları bir arada barındırma anlamında kullanılır. ↩
- Extra vehicular activity, kısaltılması. Araç dışı birimler için kullanılır. ↩