Siyah boz tüylü karga, mahallenin eskilerindi. Bakmayın siz onun sis inmiş gözlerine, şehiri avucunun içi gibi bilirdi. Güneşin kavuruculuğunu azalttığı akşam saatlerinde, yapraklarının gölgesine sığındığı ağaçtan havalandı. Aç ve susuzdu, ama nerede karnını doyuracağını biliyordu. Aklının haritasında bir dolu adres vardı, şaşırmadan binaların üzerinden uçtu ve dördüncü katta bir balkon demirine kondu. Aptal kedi bu saatlerde uykuda olurdu. Başını yana eğerek pencereden içeriye göz attı, yaşlı kadının bir konuğu vardı bugün, sırtı pencereye dönük oturuyordu. Onu fark etmemişlerdi. Bir süre ağızlarını kıpırdatıp anlamsız sesler çıkaran bu insanları gözledi. Mama otomatının yanındaki su kabınını dibinde biraz su kalmıştı, içindeki küçük böceklere aldırmadan sudan içti. Balkon demirine zıpladı yeniden, gagasının kenarından su damlıyordu. Ellerini ovuşturur gibi kanatlarını birbirine sürttü, mama otomatının pedalı üzerine bir hamle yaptı, pedal aşağı inince, kaba kuru mama döküldü.
“Ay! Gene şu karga,” diye yerinde doğruldu yaşlı kadın.
Karşısındaki, kadının işaret parmağıyla gösterdiği yere baktı. Genç adamın sarışın fırça bıyıkları vardı, saçını yandan özenle ayırmıştı, kahverengi gözlerini kıstı.
Bir tıkırtı duymuştu ama kuş falan yoktu şimdi orada.
”Bir zararı yok hayvancağızın, kediyle de dalaşmıyor.”
”Öyle mi?” demekle yetindi genç adam, belli belirsiz bir küçümsemeyle.
Karga kuru mama tanelerini başını kaldırarak yuttu. Yaşlı kadın ve karşısındakinin gözleri pencerede bir hareket bekliyorlardı. Karga havalanırken yüzleri kısacık bir an gözlerinin siyah yuvarlağında belirip kayboldu.
”Bak, uçtu,” dedi yaşlı kadın, parmağını indirdi.
Genç adam, başını yaşlı kadına çevirdi “Evet uçtu,” dedi gülümseyerek, kendisi yaşlanınca böyle tuhaf olmayacaktı elbette. Küçük sehpayı üzerinde duran çay fincanına daha rahat uzanabilmesi için yaşlı kadının berjer koltuğuna yaklaştırdı. Anne babasının evinde de vardı bu zigon sehpalardan, nedense o evdeki her şeyden nefret ederdi. Yerine otururken kibarca başını eğdi. Yaşlı kadın memnuniyetini belli eden bir gülümsemeyle çay fincanına uzandı. Bu gencin yoldaşlığı hoşuna gitmişti ama nereden tanıyordu bu genci bir türlü aklına gelmiyordu. Şimdilik aklının eski parlaklığını yitirdiğinin farkındaydı, yakında neyi kaybettiğini de unutacaktı.
Genç adam şimdiye kadar hiç falso vermemişti. Gerçi çok da zor olmamıştı yaşlı kadının güvenini kazanmak. Gene de çayını içerken ağzını şapırdatması, ağzından çıkacak bir kaba söz, emeğini boşa çıkarabilirdi.
“Annemin de vardı bu sehpalardan, çok da severdim,” dedi iç çekerek, ustaca yalan söylemenin keyfi hiçbir şeyde yoktu.
Yaşlı kadın hatırladı birden, tabii ya bu genç hastanede yatarken yardımcı olan hemşire, ya da hasta bakıcıydı. Aklı aydınladığı için uygunsuz bir neşeyle konuştu.
“Ah! Sahiden mi? Rahmetli olmuşlardı değil mi?”
“Evet, anne babamı, ikisini de aynı trafik kazasında kaybettim,” dedi genç adam başını yana eğerek.
“Ya çok acı, başınız sağ olsun. Siz arabada değildiniz, değil mi? Kardeşiniz?”
“Tek çocuğum ben, tıp fakültesindeyken Ankara’ya ziyarete geliyorlardı.”
“Doğru ya, aklımdan çıkmış. Tıp… Evet, tıba devam edememiştiniz. Ama ben hastanedeyken çok emeğiniz geçti sağ olun.”
“Evet. Ne demek görevimiz.”
“Keşke tüm sağlık personeli sizin gibi olsa.”
Yaşlı kadın birden derin bir uykunun kucağına düştüğünü hissetti. “Yaşasalardı ne kadar efendi bir insan yetiştirdiklerini görüp gurur duyarlardı,” diyebildi güçlükle, eliyle ağzını kapatarak ister istemez esnedi.
“Çayı beğendiniz mi?”
“Çok… İyi ki getirdiniz. Papatya çayı değil mi? Güzelmiş… Yatarken içerim, iyi uyku getiriyor,” dedi yaşlı kadın gözleri yarı kapalı.
“Ya! Evet, papatya çayı,” dedi genç adam gülerek.
Yaşlı kadın, uyumak üzereydi. Genç adam telaş etmeden koltuğun kenarından duran ceketinin cebinden çıkardığı siyah lastik eldivenleri ellerine geçirdi. İç cebini karıştırdı, hızlı etkili insülin kalemlerini çıkardı ve sehpanın üzerine koymadan önce doz ayar düğmesini en yükseğe ayarladı. Ayağa kalktı kollarını gererek esnedi. Yaşlı kadının gözleri kapanmıştı. Adam, kadının üzerine eğildi, dizlerinin altına uzanan eteği yukarı doğru sıyırdı, kadının beyaz ve buruşuk bacakları açığa çıktı. Yaşlı kadın güçlükle gözlerini araladı, anlam veremediği bir sıkıntıdaydı, hareket etme yetisini kaybetmişti sanki. Birisi üzerine mi eğilmişti, tepesindeki bu beyaz gölge genç adamın suratı mıydı? Birden uyluğunda bir acı hissetti, can havliyle elini bir pençe gibi tepesinde salınan surata doğru savurdu. Genç adam, “Seni, yaşlı cadı!” diye bağırarak kadına sert bir tokat attı. Yaşlı kadının başı yana doğru savruldu, bayılmıştı. Genç adam insülin iğnesini kadının bacağında saplı bırakarak bir ayna arandı. Neden her zaman bir aksilik olmak zorundaydı? Koşar adımlarla banyoya gitti, ışığı açtı, dişlerinin arasından söylenerek yüzünü inceledi. Yalnızca basit bir sıyrık, iz kalmaz inşallah diye geçirdi içinden. Öfkeden bir şeyleri kırıp dökmemek için kendini zor tutuyordu, gidip kadının boğazına sarılabilirdi. Gözlerini kapadı, derin derin nefes aldı, sakinleş, kontrol sende… sende, dedi aynadaki yansımasına bakarak. Yüzünü sabunla yıkarken, mikrop kapmaz inşallah, diye söyleniyordu.
Salona geçti. Yaşlı kadın koltukta kendinden geçmiş, başı yana düşmüş uykudaydı. Kadının bacağındaki insülin kalemini çıkardı, ceketinin iç cebinden çıkardığı alkollü mendille enjektörü özenle sildi. İkinci insülin kalemini kadının diğer uyluğuna sapladı, kadın bu sefer hiç tepki göstermedi. Tüm insulini enjekte etti, iğneyi çıkarmadan önce ona kadar saydı. Bu insülin dozuyla saatler içerisinde kan şekeri kalbinin durmasına yetecek kadar düşecekti. Boş insülin kalemlerini zigon sehpanın üzerine koydu. İşi bitmiş sayılırdı, kadının eteğini düzeltti, bir sapık olduğunu düşünmelerini istemezdi. Kendi çay bardağını aldı, mutfağa gitti, güzelce yıkadıktan sonra alkollü mendille iyice sildi ve bulaşıklığa yerleştirdi. Evde eldivensiz dokunduğu tüm yüzeylerden parmak izlerini arındırmalıydı. Giriş holüne gitti, aklında eve girdikten sonra yaptıklarını canlandırarak, her hareketini tekrarlamak üzere önce elini kapı koluna uzattı. Kapı kolunu, portmantonun kapağını, sehpayı, metodik bir özenle sildi.
İşini bitirince kadının karşısındaki koltuğa oturdu. Sehpanın üzerinde insülin enjektörleri ve kadının çay bardağı duruyordu. Polis bu sefer de geride bıraktığı delillerle uğraşacak, hiçbir yere varamadan bu dosyayı da kapatacaktı. Yaşlı kadının başı önüne düşmüş, sağ kolu koltuktan sarkmış ve bedeni rahatsız bir açıyla kıvrılmıştı. Kadının kolunu kucağına yerleştirdi, sırtına bir yastık dayadı şimdi huzurlu bir uykuda olduğu düşünülebilirdi. Karşı duvardaki kitaplığın rafları tıka basa kitap ve dergilerle doluydu. Kitaplara göz atmak için kitaplığın önüne geldi, raflardan birinin üzerinde duran internet radyosunu açtı. Radyoyu yaşlı kadının kızı Gizem almış olmalıydı, yaşlılar yeni teknolojiden ne anlardı ki. Salonu piyanonun yumuşak melodisi doldurdu. Klasik müzikten nefret ederdi. Müziğin hüzünlü bir tonu vardı, bir şekilde ortama uyuyordu. Gizem’in hatırına istasyonu değiştirmedi.
Ceketinin iç cebinde hazırladığı zarfı çıkardı. Yatak odalarına salona açılan koridordan geçiliyordu. Sağdaki kapıyı açtı, çift kişilik yatağın üzerinde fıstık yeşili bir örtü seriliydi. Arkalığından çiçek desenli bir sabahlığın sarktığı açık sarı renkli küçük koltukta uyuklayan beyaz kedi, sırtını kamburlaştırdı, tüylerini kabarttı, tıslayıp yatağın altına saklandı. Adam odanın kapısını kedinin üzerine kapadı bir de bu hayvanla uğraşacak değildi.
Diğer yatak odasının kapısı aralıktı, başını içeriye doğru uzattı. Gizem’in odası umduğundan daha sıradan, özelliksizdi. Tek kişilik yatağın üzerinde beyaz bir yatak örtüsü seriliydi. Duvarlarda fotoğraf sanatçısı olmaya özenen birisinin çektiklerine benzer fotoğraflar, kartpostallar ve posterler vardı. Fazla eşya yoktu odada; bir gardrop, kitap raflarının altında bir çalışma masası göze çarpıyordu. Adam çalışma masasının çekmecesini açtı, aşınmış bir silgi, renkli kalemler, boş bir defter ve bir kutu içerisinde deniz kabukları ve Gizem’in vesikalık fotoğraflarını buldu. Gizem güzel yüzüyle kameraya gülümseyerek bakmıştı. Naylon korumayı araladı ve bir fotoğrafı çekerek çıkardı. Genç kızın dengeli yüzünü inceledi, tıpkı Aysun’un liseli hali diye düşündü. Vesikalık fotoğrafı gömleğinin üst cebine koydu. Elinde tuttuğu zarfı açıp içindekileri kokladı ve zarfı çekmeceye koydu. Geri geri iki adım attı, kollarını iki yana açıp sırt üstü kendini yatağın üzerine bıraktı, gözleri açık bir süre yattı. Bir heyecan duymamıştı işte, sıkıntıyla tavandaki avizenin tozlandığını fark etti. Dirseği üzerinde doğruldu, ayağa kalktı. Gardoropun kapağını açtı, naftalin ve çamaşır deterjanı kokuyordu. Askılardan artık giyilmeyen modası geçmiş, elbiseler, etekler, gömlekler sarkıyordu. Gardorupun kapağını kapadı. Şifonyerin en üst çekmecesinde katlanmış ve özenli bir şekilde sıralanmış pamuklu iç çamaşırları diziliydi. Parmaklarının ucuyla külotlara dokundu, eldivenlerini çıkarıp çıkarmamayı düşünürken, kapı zilinin çaldığını işitti. Bu da kimdi böyle, pembe çizgi desenli bir külotü cebine attı, gardorobun kapağını kapadı.
Sokak kapısının gözetleme deliğinden baktı, orta yaşını geçmek üzere olan bir adam kapıdaydı, adam zile bir kez daha bastı, bekledi.
“Mualla Hanım Teyze, bir siparişin var mı?” diye seslendi adam.
Genç adam yüzünü buruşturdu. Tabii ya! Bu tipi apartmanın bahçe kapısından içeri girerken görmüş, göz göze gelmişlerdi. Gerçi kapıcı yüzünü görmüş olsa bile nereden tanıyacaktı, ama işini şansa bırakmak istemezdi, hem de adam ayağına kadar gelmişti.
“Bir dakika geliyorum,” diye seslendi, adamın içeriden bir erkek sesi duyunca şaşırdığını tahmin edebiliyordu. Hafif bir ıslık çalarak mutfağa girdi. Açtığı ikinci çekmecede mutfak bıçaklarını buldu, düzenli bir takım halindeydiler, büyük ve sivri olanı seçti. Kendi sustalısını kirletmek istemiyordu. Ayaklarını sürüyerek sokak kapısına yöneldi, yaşlı kadın da böyle yürümüyor muydu?
Kapıyı birden açtı, karşısındaki adam şaşırmıştı. “Sen de kimsin?” diyebildi ancak. Genç adam sol eliyle apartman görevlisini ensesinden tutup çevik bir hareketle kendine doğru çekerken sağ elinde tuttuğu bıçağı adamın göğsüne saplamıştı bile. Yaşlıca adamın dudakları arasından bir inilti çıktı yalnızca. Genç adam, kurbanın bez bebek gibi boşalan bedenini destekledi ve yere yumuşacık yatırdı. Adamı koltuk altlarından çekerek kapının dışında kalan ayaklarını içeri çekti, merdivenleri kolaçan etti, hiçbir ses yoktu, kapıyı kapadı. Apartman görevlisinin bedeni kramp geçiriyormuş gibi kasılıyor, açık ağzından gurultularla nefes almaya çalışıyordu, gözleri kocaman olmuştu. Tam yerine denk getirmişti, ya ventrikül ya da aort. Genç adam gözetleme deliğinden karşı dairenin kapısına baktı, bir hareket yoktu. Bir şey görmüş olamazlardı, ama polisi de arayabilirlerdi tabii. Taş parke zemine yayılan kan terliklerine bulaşmasın diye adımlarını sakınarak salona yöneldi.
Artık insülinin etkisini beklemeye vakti kalmamıştı. Hayat böyleydi işte hep bir aksilik çıkardı. Koltuğun kolçağına dayalı bir yastığı aldı, yaşlı kadının yüzüne dayadı, bileğini çevirip saatine baktı, trafiğe kalmadan eve yetişecekti. Yaşlı kadın hiçbir direnç göstermeden soluk alıp vermeyi bıraktı. Koltuğun sırtından sarkan ceketini aldı, giydi. Etrafa göz gezdirdi, parmak izlerini silmişti zaten. Gitmeden internet radyosunu kapamayı düşündü, vaz geçti. Müzik ölüleri bulanlar için bir sürpriz olurdu . Sokak kapısına yöneldi, portmantodan spor ayakkabılarını aldı, kapıyı arkasından kapadı, basamakları ikişer ikişer atlayarak aşağı indi. Dışarıda, kalabalık sokakta parlak ve sıcak bir gün vardı.